21 08 2009

Mete GÖKTÜRK diyor ki: "Karikatür beni tek tip olmaktan kurtarıyor. "












........................................................................................................................................................................................
o6 Haziran 1997 tarihli YENİ YÜZYIL gazetesinden kestiğim bir haber... /10 yılı aşkın bir süreden beri; önemini yitirmeden; dosyalarım arasında bekler durur.
MİZAH VE ŞİİR dostlarıyla paylaşmak istediğimiz bu haber, Sayın Ergin GÜLEN imzasını taşımakta...
.......... Haber, karikatür ustamız Sayın Mete GÖKTÜRK'le ilgili...
Hukukçuluğunun yanı sıra, karikatür sanatında da değerli bir ses olan GÖKTÜRK’ün açıklamaları; her yaştan, her kesimden, her meslekten (...) insanın yararlanabileceği bir özellik taşıyor.
***
......... Haber fotoğrafının alt yazısı, anlatmak istediklerinin özeti gibidir. / GÖKTÜRK, "Yalnız hukukçu olmak yetmez" diyor.
***
Okulda öğrencilere okutulmalı bu tür yazılar. İşinden, hayatından memnun olmayana; mesleğinde ve hayatın içinde açmazlara düşenlere okutulmalı.
***
.......... MİZAH VE ŞİİR'in siz değerli dostlarla paylaştığı buradaki düşünceleri, sizin de dostlarınızla paylaşmak isteyebileceğinizi umuyoruz.
Amaç, pencerelerimizi çoğalmak... / hayata –tek pencere yerine- çok pencereden bakmak...
............. Sevdakâr ÇELİK


Hukukla guguk arasında...
haber: Ergin Gülen

Cumhuriyet Savcısı Mete Göktürk 30 yıllık çizgi çalışmalarını "Sen İşine Bak" başlığı altında Karikatür ve Mizah Müzesi'nde sergiliyor.
Karikatüre sevgiyle bağlı olan Göktürk'ün karikatürleri için Semih Balcıoğlu, "Günümüz için olduğu kadar yarınlara da kalacak güçteler" diyor.
***
............Kamuoyu onu daha çok "Siyaset Meydanı"ndaki konuşmalarıyla tanıyordu. Yakınları ise hukukçu olduğu kadar iyi bir sanatçı olduğunu da biliyordu. Cumhuriyet savcısı Mete Göktürk şimdi "Sen İşine Bak" adı taşıyan bir karikatür sergisi açtı. Fatih'teki İstanbul Karikatür ve Mizah Müzesi'ndeki serginin yanısıra Göktürk'ün çalışmalarını içeren bir de albüm yayımlandı. Gençliğinde çiziktirdiği komik tiplemelerin karikatüre bir başlangıç olduğunu bilmiyordu tanınmış hukukçu. Bugün, "çizginin karikatür olması için, bir fikir, bir düşünce olmalı ve mizah içermeli, salt çizgi ile anlatılarak evrensel mizah dilini ortaya çıkarmalıdır" diyor.
*Karikatürlü hobi olarak çizdiğinizi söylüyorsunuz, ama çok ciddi sosyal ve siyasal anlamlı karikatürleriniz var...
-Evet, karikatürü hobi olarak çizmek durumunda kaldım. Bahsettiğiniz konular ister istemez kişide birikimler oluşturuyor. Her insanın hayata bakış açısı vardır ve onun getirdiği özel bir dünya görüşü oluşuyor. Bu görüşler tabiidir ki, sanatçının çizgilerinde ifadesini bulacaktır. 30 yıldır çiziyorum. Küçümsenecek bir süre değil. İster istemez insanın gözüne bazı şeyler takılıyor.
*Çizgileriniz grafik görünümüyle dikkat çekiyor. Bu konuda kendinize bir usta seçtiniz mi?
-Bence kimse etkilenmeden sanat yaptığını iddia edemez. Bu çizgi sanatı konusunda da böyledir. Ben de Turhan Selçuk'tan çok etkilendim. Taklitçisi olmamaya çok özen gösterdim. Hatta onun karikatürlerine çok benzeyen karikatür çizdiğim zaman farklılık oluşturmak için o karikatürü tekrar tekrar çizdiğim oldu. Ama etkisinden de kurtulabildiğimi sanmıyorum.
*Ne bekliyorsunuz karikatür çalışmalarınızdan?
-Hiçbir şey... Amatör bir ruhla çiziyorum. Karikatür beni tek tip olmaktan kurtarıyor. İnsanlar tek tip olmamalılar. Yalnız hukukçu olmak, yalnız doktor, mühendis, politikacı olmak çağımız insanına yetmez. İnsanların çeşitli uğraş dalları olmalı. Bu uğraşlar zaman içinde kişiye esas mesleğinde de başarılı olma imkânı verir. Aksi halde, örneğin: Bir mühendis, bir doktor hatta politikacı özel bir konuyla uğraşmıyorsa gittikçe tek düze olurlar ve yaratıcılıklarını kaybederler. Burada bir tehlike ortaya çıkar. Zaman içinde tutucu ve yeniliğe kapalı bireyler oluşur, geri kalmışlığın özünde gördüğümüz sanata ve sanatçıya karşı olan bir kesim meydana gelir. Hâlbuki sanatın herhangi bir dalını hobi edinmiş olsalar toplumun yenilenmesine yardımcı olacak ve elde olanlarla yetinmeyip yeni olanaklara koşacaklardır.
*Karikatür, İtalyanca "carica" yani "hücum etmek"ten geliyor, toplumun bir kesimi hücum edilmekten rahatsız olmuyor mu?
-Oluyor tabii. Sanatı bir heykel olarak alırsak onu yıkmaya çalışan genç bir kitle var, ama sanat öyle bir olgu ki, neresini budarsan orası daha güçlü gelişiyor. Mizah tepkiden doğar. Unutmayın ki, Nasreddin Hoca zamanı da istilalar devridir.
*Sizin hukukçu kimliğiniz mizah üretmekte sizi açmaza düşürmüyor mu? Siz bir yanda otoriteyi temsil ediyorsunuz, diğer yanda otoriteyi hicvediyorsunuz...
-Kamu görevlisi olmak ayrı bir konu. Ülkemiz demokratikleşmeye çalışan bir ülke. Bunun yanında antidemokratik kalıntılar, birtakım yasalar var. Onların değişmesi gerekiyor. İşte bu noktada hukukçu olarak da, sanatçı olarak da ülke yararına mücadele vermek gerekiyor.


*mizah ve şiir’de ilk yayım: o3.o8.2oo7

20 08 2009

Oğuz Aral’ın
NTV MAG Dergisi’nden Halil Nebiler’e
2000 yılının Eylül ayında verdiği söyleşi.
*
"Huysuz İhtiyar" hikâyeleri

07 08 2009

¬Hayatımız Futbol Oldu
sevdakar çelik/*futbol+dondurma külahı*
¬Hayatımız Futbol Oldu

Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Oğretim Görevlilerinden Ahmet Talimciler, uzun zamandır spordaki gelişmelerle ilgili araştırmalar yapıyor. Hatta doktora tezi de bu konuda...
Bir meşrulaştırma aracı olarak futbolu yorumlayan Talimciler'in ilginç saptamaları var.

Kendime ait notlan sizlerle de paylaşıyorum.

Photobucket
sevdakar çelik / futbol_emzik=
1- Futbolun her türden yorumu kaldırabilen bir yapıya sahip olması, onun hem bölen, hem de birleştiren bir spor dalı haline gelmesine yol açmıştır. Bu açıdan futbol güç odaklarına geniş bir hareket serbestîsi yaratmakta, kitlelerin hedefsizleştirilmesinde iktidarlarca kullanılabilmektedir. Toplumsal bir ortak payda olarak futbol, yaratmış olduğu kimlik ve aidiyet temelli yapı ile kitlelerin ilgisini ve öfkesini siyasal temelden uzaklaştırmaktadır. Dünyanın en popüler oyunu olan futbolun, toplumda var olan güç ilişkileri ve ideolojiden uzak kalabilmesi eşyanın doğasına aykırı bir durumdur. Çünkü bir spor dalı olarak futbol gerek teknik, gerek de düşünsel bağlamıyla politika ile iç içedir. Sporu ve futbolu ideolojisi olmayan bir toplumsal etkinlik olarak göstermeye çalışmak, var olan güç ilişkilerini yeniden üretmek anlamına gelecektir. Futbol-ideoloji ilişkisini ortaya koyabilmenin yolu toplumsal ve kültürel yaşantımızda yaşanan değişim ve dönüşümleri de dikkate almaktan geçer.
Photobucketsevdakar çelik / futbol_dondurma= ***
2-
Türkiye'de futbolun son yirmi beş yıl içinde geçirdiği dönüşümü bu açıdan yeniden incelediğimizde; futbolun ı980 askeri harekatı sonrasında kitleleri 'depolitize etmek' amacı ile kullanıldığını ve yerine getirdiği bu ideolojik işlev sayesinde geniş kitleleri eğlendirerek, meşgul ederek var olan toplumsal sorunlar üzerinde düşünmelerini engellemek sureti ile ülke içinde yaratılmaya çalışılan 'huzur ve güven'(!) ortamının önemli bir bileşeni olduğunu görürüz.
Photobucketsevdakar çelik / futbolcu kavgası= ***
3• ~~
Futbol diğer spor dallarından hem daha yaygın hem daha simgesel bir toplumsal ifade kanalı açarak gelişebildiği için, diğer spor dallarına nazaran yüklenmiş olduğu anlamların da toplumsal yaşama yansıması daha fazla olmuştur. 1980 sonrası yaşanan depolitizasyon sürecinde futbol, özellikle geniş kitleler için yeni kimlik edinme alanlarından birisi haline getirilmiştir. 1980'li yıllar devletin kitle sporlarını geliştirmeye yönelik politikalarının rafa kaldırıldığı, bunun yerine futbolun ön plana çıkartıldığı yıllar olmuştur. 12 Eylül 1980 darbesinin ardından tüm toplumu düzen ve iltizam içerisine yerleştirme, gençleri terör belasından uzaklaştırmak için futboldan yararlanılmıştır. Bunun için ülkenin hemen her yerinde futbol sahalarının yapımının hızlandırılması ve yöre takımlarının desteklenmesi sağlanmıştır.
Photobucketsevdakar çelik / tv’de futbol ve kitap okumak=***
4-
1980'lerde devletin spor politikalarını biçimlendiren yaklaşım popülist ve faydacıdır. Bu bağlamda spor daha çok geniş kitleleri etkileme gücüne sahip popüler bir olgu olarak kavramsallaştırılır. Böylece kitle sporlarını geliştirme projesi yerini popüler görsel ya da izleyici sporlarını geliştirme projesine bırakır. Bu yeni yaklaşım, Özal hükümetinin spor politikalarının ve futbol ile ilişkisinin temelini oluşturur.
Photobucketsevdakar çelik / futbol ve zafer(!)=***
5•
Özal'ın dört eğilimi birleştiren partisi ve onun icraatları, Türk futbol tarihinde 1980'ler ve sonrasına damgasını vuracaktır. Futbolun kitleler için ne denli önemli bir alan olduğunun bilincinde olan Turgut Özal, uzun yıllar boyunca formalite olarak görülen bir uygulamayı, kendisinin her an halkın içinde olduğunu göstermek amacı ile kullanmayı bilmiş ve daha da ileriye giderek yurt dışında dahi takımlarımızı desteklemeye gitmek sureti ile futbol-siyasal iktidar ilişkisinin boyutlarının genişlemesini sağlamıştır.
***

Son günlerde futboldan başka bir şey konuşulmuyor.
Yarın da Ahmet Talimciler'in tespitlerine devam edeceğim.
.................. Deniz Sipahi
/Satır Arası /MilliyetEGE,27 Ekim 2005 Perşembe

Photobucket

26 04 2009

Tekin ARAL /-“FIRTça”-/ÖZAL’I İSTİYORUZ
Bir dahaki seçime kadar beklemek vardı.
Bu yazıya sıra gelme garantisi olsa, gam değil; bekleriz. Sabreden dervişin muradına ereceği kesin olsa, yine bekleriz. Mizah dostlarını bir güzel yazıdan mahrum etmek pahasına ama... Eh, buna da yüreğimiz elvermez.
Sözü uzatmayalım...
Bize eski günlerin sıcak arkadaş ilişkilerini anlatmakla kalmayıp; mizahçılığın; bilinç, ince düşünce, soğukkanlılık, bilgi birikimi (...) ile hedefi vurduğunu işaret eden bir “FIRT’ça” yazısı servis edelim siz değerli dostlara. 3o Ağustos 1983 tarihli ve 390 sayılı FIRT’tan alındığını unutmadan...
................................ Sevdakâr ÇELİK

Eveeet... Bildiğiniz gibi seçimler yaklaşıyor ve seçime girip önümüzdeki yıllarda ülkeyi yönetecek adaylar da belli oldu sevgili okurlar.
Geçen gün dergide oturmuş arkadaşlarla laflıyorduk. Söz döndü dolaştı, aklımızın pek ermemesine rağmen, seçimi kimin kazanacağı konusuna kadar geldi dayandı laflamamız.
Önce baba Altan söyledi bu konudaki fikrini... -Valla, dedi.. Kimin kazanacağını kesin saptamak güç ama ben şahsen Özal'ı istiyorum.
Sonra bizim İsmet Çelik'e döndüm:
-Peki sen ne diyorsun bu konuda?..
*İsmet hayatta en sevdiği gıda maddesi lahmacunundan bir diş alıp:
-Aynen Altan abinin dediğini... Ben de Özal'ı istiyorum, diye cevap verdi.
Bari bir iş yapıyoruz, tam yapalım dedim, Yazı İşleri Müdürümüz Muammer'e döndüm:
-Bir zahmet içeriye gidip arkadaşlara bir sor bakalım, dedim. Bu konuda onlar ne diyorlar?..
Muammer gitti... Gitmesiyle de içerde bir gümbürtü koptu,
-ÖÖÖZAL BURAYA!... ÖÖÖZAL BURAYA!...
Ve sonuç ortaya çıkmış, konu aydınlanmıştı sevgili okurlar. Tüm Fırt ekibi, aynı politik görüşte birleşmişti. Hepimiz Özal'ı istiyorduk.
Altan:
-Bir kere yüzü harika, dedi. Bir saç, bir bıyık, bir gözlük, biraz da gıdık koyuyorsun. Saniyede oturuyor kağıda.
İsmet:
-Hem elimizde yıllardır çizdiğimiz bir sürü karikatür var, onları tekrar tekrar kullanır biraz ense yaparız.
Sorumlu müdürümüz Muammer:
-Hem karikatürü seviyor, abi... Bugüne dek neler yaptık gık bile demedi.
Bu arada arkadaşlardan bazıları:
-Yalnız bizim karikatürlerin orijinallerini götürüyor, diye yakındılar.
-Biliyorsunuz onları ülke ekonomisi için kullanıyor. Gazetelerde de yazmıştı ya..Kredi almaya gittiği ülkelere bizim karikatürleri de birlikte götürüyor, kredi alırken anların büyük yararını görüyormuş.
Şimdi tekrar edelim sevgili okurlar. Biz Fırt ekibi alarak Özal'ı istiyoruz. Hem elimiz alıştı, Sayın Özal'ı, çok kolay çiziyoruz. Hem de karikatürlerimizin Sayın Özal tarafından ülke ekonomisi yararına kullanılması bize gurur veriyor. Fırtçakalın!
.................. Tekin ARAL

Photobucket

20 04 2009

Selçuk Demirel;
"İnsan aptal olmasın diye çiziyorum "

Refik Durbaş’ın
Karikatürist Selçuk Demirel’le
yaptığı aşağıdaki söyleşi,
31.o3.1995 tarihli YeniYüzyıl’da
yer almıştı.
Selçuk Demirel, beş yıl sonra yeni çizimleriyle İstanbul’da
İnsan
aptal olmasın diye
çiziyorum
Demirel, çizerken kendini ince ve yüksek bir duvarın üstünde, elleri iki tarafa açık, bir dengede yürümeye ve ilerlemeye çalışan biri olarak hissediyor.
Selçuk Demirel, beş yıl aradan sonra İstanbul'da. Bugün, yalnızlık, iletişim, insansız çevre, çevresiz insan gibi temaların ağırlıkta olduğu sergisini Milli Reasürans Sanat Galerisi'nde açıyor.
Demirel biraz önce ayağının tozuyla Paris uçağından inmiş. Konuşacak ne çok şey var, diyoruz ve işleri, galerinin tabanında izleyenlerini bekliyor. İşleri diyorum, çünkü onları ne karikatür, ne desen, ne grafik, ne de resim olarak tanımlamak mümkün.
Birer fincan kahveyle sözün ilmiğini açıyoruz ve Demirel önce yaptıklarını tanımlasın istiyorum."İnsanlara, olaylara, şeylere başka türlü bakmaya, göstermeye dönük bir dil anlayışı bu..
Bu görsel dili kurmaya çalışırken, yazı ve sözün kalıplarından uzak bir yerlerde olmaya çalıştım hep. Bunun için yaptıklarımı yazının ya da sözün diliyle açıklamaya çalışmam, en azından benim _ için çelişkili bir durum. Bu yüzden yaptıklarım ne karikatür, ne de resim."
Ve kendinden bir örnekle sürdürüyor:
"Kendimi ince ve yüksek bir duvarın üzerinde, ellerim iki tarafa açık, yere paralel çok ince dikkat isteyen bir dengede yürümeye, ilerlemeye çalışan biri olarak hissediyorum. Duvarın bir tarafında karikatür, illüstrasyon, desen, diğer tarafında resim, pentur vs... var."


Akan saatler
Peki, diyorum bu dili oluştururken kendini daha çok-kimlere, hangi akıma yakın hissediyorsun?
"Görsel dil olarak kendimi Dada ve Sürrealist sanatçılarına hep yakın hissettim. Dali'nin su damlacığı gibi akan saati, benim için "şey'lere başka türlü bakmanın ta kendisiydi.
Bu sanat akımlarının çıkış noktaları, tanımlanmışın dışında (moral, estetik, inanış, şiir, felsefe vs.) yeni bir dil ve söylemdi."
Sanıyorum, günümüz iletişim teknolojisi ve bu teknolojinin aracılık ettiği medya, tehlikeli bir canavar gibi görünüyor sana?
"Montajı, miksajı daha önceden yapılmış, daha doğrusu fabrika edilmiş görüntünün, bütün bir hayatımızı kapsadığı bu yüzyılın sonlarında, çağdaş iletişim, insanı daha fazla yalnız, daha fazla edilgen, zayıf ve umutsuz kıldı. Rüyalarımız bile bu günlük, şiiri alınmış acısız, ağrısız görüntülerden alıntılarla dolu. Naklen savaş görüntüleri, terör, şiddet, patlamalar, parçalanmış insan vücutları, kan.... bütün bu gerçeklikler birer kurmaca gibi, televizyonun kapama tuşuna basınca sona eriyor ve gördüklerimizi hemen unutuyoruz...
Yeni iletişim teknolojisi kendi elitlerini yarattı. Buna günlük deyişle, topluca "medya" diyoruz. Ekonomi, politika sözüm ona sanat ve kültür, iletişim elitleri tarafından görsel tabletler halinde birer bardak soğuk suyla bizlere yutturuluyor. Bense insanların aptallaşmasına karşı çıktığım için çiziyorum."
Mücadele etmeli
"Senin" diyorum, "bir ayağın da Türkiye dışında, dışarıdan bakınca nasıl görüyorsun burayı?"
"Ülkelerinden uzakta, başka ülkelerde yaşayan insanlardaki ortak özellik, kendi ülkelerine karşı daha dikkatli duyarlı bir hale gelmeleri. Koruma, gözetme buna düpedüz "kayırma" bile diyebiliriz. Bu duygu bazılarında psişik boyutlara da varıyor.
Sporla uzaktan yakından hiçbir ilişkim olmamasına rağmen, burada Trabzonspor bir Fransız takımını 3-2 yendiğinde koltuğumdan fırlayarak “Geçirdik.!” diye bağırdığımı hatırlıyorum. Ben, bu geçirmeyi, henüz analiz etmiş değilim! Türkiye değişimlere gebe genç, dinamik bir ülke. Diğer demokratik ülkelerdeki insanlar gibi yönetilmeye, yönetmeye layık bir ülke. Bunu sadece yılbaşı kartındaki "en iyi dileklerimle" anlamında söylemiyorum. Bunun için mücadele etmeli! Mücadele eden insan karamsar, umutsuz olamaz."
Zamanım evde...
"İstersen" diyorum, "bir gününün nasıl geçtiğini anlatarak noktalayalım bu söyleşiyi..."
“Çalışmamın uzunca bir zamanını düşünmekle geçiririm. Geç uyanırım. Bol kahve sigara eşliğinde günüme başlarım. Gazete ve dergilerimi gözden geçiririm, öğleden sonra telefonlar gelmeye başlar. Aşağı yukarı bütün bir zamanım evde geçer. Öğleden sonra masama geçerim.
Bütün bu oyalanmalar sırasında düşüncelerimi karalamayı sürdürürüm. Masamda bunları bir sıraya koyarım. Dişe dokunanları ayırırım. Sonra dışarı çıkarım. Mutlaka bir saatlik bir mahalle turu atarım. Gazete alırım. Bir kahvenin barında kahvemi içerken gazeteme göz atarım. Bu arada akşama çizeceklerimi düşünmeyi hep sürdürürüm. Yeni bir şeyler sökün etmeye başlarsa gazetenin kenarlarına, cebimdeki eskiz defterlerime not almayı sürdürürüm. Günlük alışverişimi yaptıktan sonra eve dönerim.
Herkes gibi gece 10.30-11.00'e kadar normal ev hayatımı sürdürürüm. Gece 11.00-12.00 gibi masama geçerim. Ertesi günü teslim etmek üzere yapacaklarımı gerçekleştirmeye dönük çalışmaya başlarım.
Resimler ve ben fizik olarak bitene kadar çalışırım.
Üretken/çalışkan olmak, sancılar çekmek, kılı kırk yarmak, sonuç olarak iyi, yeni bir şeyler çizmeye yetmiyor, işte bütün bir zamanım bu artı şeyi aramakla geçiyor."
Günün tünelinde söz tükenecek gibi değil. Selçuk Demirel, bugün serginin açılışından sonra pazar günü yine "artı bir şeyi" aramak üzre Paris'in yolunu tutacak. Ama "iş"leri 29 nisana kadar İstanbul'da. Ve bu sergi haziran başında Alanya Kızılkule'ye, ekim başında ise Ankara'ya taşınacak.
...... Refik Durbaş
kaynak:- YeniYüzyıl gazetesi, 31.o3.1995 /*mizah ve şiir arşivi

Photobucket*13.01.2008*

Oğuz ARAL'ın kaleminden:
"Niçin Yarışmadan Yana Değiliz?"

Photobucket
Karikatür yarışmaları konusunda yıllardır sürekli mektup almaktayım... Yarışmalara katılmak isteyenler adres ve tarih sormakta, ya da yarışma düzenleyenler yarışmalarının duyurulmasını istemekteler. Sizin de bildiğiniz veya farkettiğiniz gibi Gırgır, karikatür yarışmaları ile ilgili çağrı ve haberleri yayınlamamaktadır. Bu konuda gelen mektupların çokluğu yüzünden, bu davranışımızın nedenini açıklamak gereğini duydum. Karikatür yarışmaları ile ilgili düşüncelerimi kısaca yazmaya çalışacağım...
Karikatür, baskı makinelerinin yaşamımıza girmesi ile kişiliğe kavuşmuş bir sanattır. Yani çoğaltılıp geniş kitlelere ulaşabilmesi karikatürü aranan ve gerek duyulan önemli bir sanat haline getirmiştir. Eskiden ressamların sadece eskiz defterlerinin sayfaları arasına sıkışıp kalmış olan mizahi resimler, çoğaltılıp halka ulaşmaya başlayınca öz ve biçim değiştirmiştir. Giderek halkın sorunları doğrultusunda bir konu ve anlatım gelişimi göstermiştir. Böylece, ressamların soylu bir kişiyi gizlice hicvetmek için çizdiği resimler gün ışığına çıkmıştır Sürekli güzel ve idealci bir anlayış içinde dinsel resimler yapmak zorunda olan eski ressamların bu gerçek dışı güzelliklerden içine baygınlık gelmesi sonucunda çizdiği "Alaycı çirkinleştirmeler" basılmaya başlayınca karikatür ayrı bir sanat haline gelmiştir.Photobucket
Karikatür eskiden mizah duygusu olan ressamlar tarafından çizilirdi. Gazete ve dergiler çoğalınca ressamların yerini "Karikatürcü" dediğimiz daha değişik bir çizer tipi aldı. Bunlar mizah taşıyan bir fikri abartılmış resimlerle çizmek yerine değişik bir karikatür dili oluşturdular.
Fakat karikatürcüler, geniş kitleler için sanat yapan birçok kişi gibi seçkinler "Elit tabaka" tarafından küçümsendiler. Aslında toplumda bir azınlık olan seçkinler için kitlelerin anlayıp sevdiği tür sanatların bir değeri ve güzelliği olamazdı. Olmamalıydı da... Çünkü seçkinler azınlık oldukları halde sanat konusundaki iktidarlarını sürdürmek zorundaydılar. Varolma nedenleri buna bağlıydı. (Seçkin ile aydını birbirine karıştırmamak gerekir.)Photobucket
Böylece karikatür gibi, sinema gibi hızla çoğaltılabilen ve geniş kitlelere ulaşabilen sanatları küçümsediler. İktidarlarını yürüttükleri sırça köşklere sokmadılar.
Bu sürekli küçümseme karikatürcü denen kişi üstünde giderek aşağılık duygusu uyandırmaya başladı. Halk tarafından kolay algılanabilirliğin ve beğenilmenin "Banal" bayağı bir iş olduğuna inanmaya başladılar.
Seçkin beğenisi "Ölümsüzlük" ve "Kalıcı olma" gibi birtakım resim değerlendirmeleriyle edebiyat ölçülerini karikatüre de uygulamıştı... Bu değer ölçüleri karikatürcüyü, sokaklarda gezen gazete ve dergi sayfalarından yavaş yavaş resmin mekânı olan sergi salonlarının duvarlarına itmeye başladı.
Bir yandan da karikatür çizerleri hızla çoğaldığı için yayınlanabilme olanağı azalıyordu.-Bu durum da dünyada sergiciliğe akımı hızlandırdı.
Karikatürün sokaktan kapalı salonlara dönmesi, karikatürden oldum olası rahatsız olan bazı güçlerin işine geldi. Vurucu gücü büyük ve ele avuca sığmayan bir kitle sanatını EVCİLLEŞTİRMEK fırsatını kaçırmadılar. PhotobucketBelli bir tür karikatür anlayışını ödüllendirerek o anlayışı özendirdiler. Kitle iletişim araçlarının çoğuna da hâkim oldukları için (Bilhassa TV) o anlayışın geniş propagandasını yaptılar. Böylece evcilleşmiş bir karikatür türünü tek ve mutlak karikatür anlayışı olarak kitlelere pompalamaya başladılar. Seçkinliğe heveslenmiş küçük gruplar üzerinde etkili oldular. Kişilik bocalaması içinde bulunan yarı aydın kesimde hiç olmazsa kafa bulandırdılar. Hele, kitleler tarafından beğenilmeyen karikatürcü türü içinde fedakâr militanlar bile buldular.
Önce masum bir "Turistik karikatür şenliği "gibi başlayan bu tür yarışmalardan iki örnek verirsem ne demek istediğim sanırım daha iyi anlaşılacak...
Birinci, Kanada'da Koka Kola şirketinin desteklediği 5000 dolar ödüllü bir yarışmanın Türkiye'deki izdüşümü... Adı Sedat Simavi Karikatür Yarışması... (Sedat Simavi'nin adını bu yarışmanın dışında tutuyorum. Çünkü çıkardığı kurtuluş savaşımızı destekleyen Güleryüz Mizah Dergisi'yle, yıllarca sürdürdüğü Karikatür dergisiyle ve çizdiği zaman için hiciv taşıyan karikatürleriyle Türk mizahına katkısını saygı ile anmak görevimdir...)
İşte bu yarışmanın geçen yılki katılma şartnamesinde şöyle bir koşul vardı: Yarışmaya katılacak karikatürler politik ve ahlak dışı olmayacaktır.
Yani yarışmayı düzenleyenler; politika yapmak ile ahlaksızlık yapmayı eş anlamlı olarak görüyordu. Yani politik bir karikatürle, bir fuhuş karikatürü terazinin aynı kefesindeydi ve çok ayıptı. Böylece nasıl bir karikatür türünün kurumlaştırılmak istendiği ortaya çıkıyor.
Ödül de Türk parası değil, 5000 Amerikan Dolarıydı... Diğer uluslararası karikatür yarışmalarının yapıldığı İtalya'da liret, Japonya'da yen, Yugoslavya'da dinar, Belçika'da frank ödül olarak verilirken Türkiye'de neden Dolar oluyormuş? Çünkü dolar “yem”ini duyunca ünlü şanlı karikatürcülerin yarışmaya katılacağını sanır... Oysa birçok yabancı karikatürcü, değil dolar, ödül pırlanta bile olsa lotarya oynamaktan çoktan vazgeçmiştir. Garanti parayı görmeden, pazarlıkta kesişmeden yarışmaya filan katılmazlar.
Photobucket
İkinci örneğimizin çağrı mektubu şu anda önümde duruyor. Bu yarışma Bulgaristan'ın Gabrova kasabasında kurulan Mizah Evi'nde yapılıyor. Tanıtım için güzel baskılı bir de albüm göndermişler. Albümde bugüne kadar yarışmaya katılan karikatürler, fotoğraflar ve heykeller var. Hepsi de çok güzel yapıtlar. Zaten Mizah Evi girişimi çok güzel ve yararlı bir girişim. Ama, gönderdikleri mektupta bir bölüm var ki yenilir yutulur cinsten değil. Diyorlar ki:
Sayın Yayın Müdürü... Sizin aranızda da bir yarışma açtık. Bizim yarışmamızı, yayınında en güzel tanıtan yayın sorumlusunu bu şenliğimize davet edeceğiz. Ona özel ödül verip, 5 gün bedava konuk edeceğiz...”

İşte benim böyle yemleri midem kaldırmaz. Mizah adına yapılmış güzel bir davranışı ve mizaha verilmiş emeği tanıtmayı zaten görev sayarım. Ama işin dibine lotaryalı bir rüşvetçilik kondu mu görevimi bile yapamam... Böyle propagandalı çıkarlı işler elimi
durdurur. Gabrova'yâ gitmek istersem kalkar giderim. Param varsa 5 değil 15 gün kalırım, kime ne?
Photobucket
İşte bu mektup da bir başka "Yarışma düzenleme zihniyetini" açıklıyor. Böyle düzenleyici kurnazlıkları da benim fena halde midemi bulandırıyor. Böylesine nedenler yüzünden Gırgır’da yarışma duyurularına yer vermiyoruz. Sergiler can baş üstüne... Ama GIRGIR’ı, “YARIŞMA denen; amacının, seçiminin ne olduğu belirli ya da belirsiz" hiçbir karikatür koşusuna bulaştırmamaya kararlıyız.

Ayrıca birçok faydasına rağmen kişi olarak yarışma denen "Karikatür spekülasyonuna" da karşıyım. Her yarışmada bir kaç kazanan varsa bir sürü de kaybeden var demektir. Buna kim karar verecek? Hangi anlayışa ve hangi teraziye göre?.. Bir tek karikatür seçicisinin halk olduğuna inanıyorum. Beğenirse bakar, beğenmezse bir daha bakmaz. Karikatürcünün tek ödülü de aldığı telif ücreti ve halka ulaşabilmenin sevincidir.
Yeri geldiği için Türkiye'de pıtrak gibi çoğalan karikatür yarışmalarından da söz etmek isterim.
Karikatür tekrar halk arasında sevilen bir sanat olalı beri adını duyurmak isteyen, kurumlaşmak isteyen her kişi ve kuruluş şıpınişi karikatür yarışması düzenler oldu. Dergilerden bankalara, sigorta şirketlerinden reklamcılara kadar yarışma düzenleyen düzenleyene... Eh son yıllarda nasıl olsa karikatürcü de bollaştı... Gelsin bir yarışma, yağsın karikatürler... Onlara düşen de artık değişmez bir takım haline getirilmiş 5-6 karikatürcüyü çağırıp "Haydi bize azıcık birinci, ikinci, üçüncü seçin" demek oluyor. Kazanana da biraz bin lira, kupa bardak, tabak dağıtıp gazete ve dergi haberi haline gelip kurumlaştıklarını "Tescil" ettiriyorlar.Photobucket
Hatta bu yarışmaların öylesine "Şaşkınca" düzenlenmiş olanları var ki insan ne düşüneceğini şaşırıyor. Çünkü karikatür gönderen yarışmacıdan bir de üste para istiyorlar. Bu paraları toplayıp, kazananlara vereceklermiş. Çünkü yarışmayı düzenleyenlerin ödül olarak verecek paraları da yokmuş. Yani karikatüre yeni başlayan bir yarışmacı parasını bile bile kaptıracak. Çünkü acemi bir çizgiyle kazanma şansı piyango bileti alan bir vatandaş kadar bile yok.. Bankerlik gibi bir şey...
Ben, ülkemizdeki bu yarışmalardan çoğunun aslında iyi niyetle fakat üstünde az düşünülerek yapıldığına inanıyorum... Biraz düşünülse, yarışmaların asıl amacı olan "Karikatür sanatına" hizmet, genç karikatürcüyü yüreklendirme işinin gerçekleşmeyeceğini görürüz. Tersine karikatür ve karikatürcü burada moda olan bir reklam malzemesi olarak kullanılmaktadır. "Emek değil,lotaryacılık felsefesi" yüceltilmektedir.Photobucket

Yarışmaların hep sevimsiz yanlarından söz ettik... Biz, sadece Gırgır olarak yarışmalara neden yer vermediğimizi, ilişkimiz olmasın diye özen gösterdiğimizi anlatmak istedik. Kendimizce ırak durmak için geçerli sebeplere değindik... Bu yarışmaların iyi yönü hiç mi yok, hiç mi faydasını görmedik?..
Önce yarışmalara katılan veya ödül kazanan yüzlerce karikatürcümüzü yarışmalarla ilgili düşüncelerimizin dışında tutuuyoruz. Bu düşüncelerimiz sadece yarışmaların yapısı ve nedenleri ile ilgilidir Yoksa emek verip, durduk yerde bir güzellik yaratan kişi için sadece "Saygın" sözcüğü kullanılmalıdır... İster yarışmaya versin emeğini, ister gazeteye... O kendi seçimidir... Aslolan yaratıcı emeğidir... Photobucket
Yarışmaların faydasından sözettik. Kısaca sıralamaya çalışalım:
• Karikatürün gazete ve dergilerden dışlandığı zamanlarda karikatürcülerimizin dış ülkelerde kazandıkları yüzlerce ödül, karikatür sanatının sürekliliğini sağlamıştır.
• Ulusça dış ülkelerden başarılara çok önem verdiğimiz için karikatür sanatı toplumumuzda saygınlık kazanmıştır... Bir futbol maçındaki galibiyete bile muhtaç hale getirilmiş halkımız için kazanılan ödüller, gurur ve moral nedeni olmuştur... Halk kazanan karikatürü görmemiş olsa bile , bizde karikatür sanatı var; demiştir.
• Çizerin içine dönüklüğü kırılmış, uluslararası görgü alışverişi, başlamıştır... Etkilenme sonucu karikatürümüze daha değişik anlatım biçimleri gelmiş, bu anlayış birçok gelişmeyi başlatmış... Gazete ve dergi tekniklerine göre çizilen karikatürler değişik süsleme teknikleri, renkli çalışmalar ve afiş anlatımlarıyla zenginleşmiştir.
• Yarışma sırasında açılan sergiler, karikatürün asıl amacı olar kitlelere ulaşmayı sağlamıştır. Bir Türk karikatürünü gazete veya dergisinde göremeyen bir Fin'li sergide görmüştür. Ya da bir Türk, Macar karikatürüyle tanışmıştır... Bu görme alışverişi de halkların mizah içindeki birlikteliğini ve kardeşliğini sağlamaya çalışan önemli bir olaydır.
• Bazı yarışmalardan sonra yayınlanan albümler, belge olarak karikatür sanatına fayda getirmiştir.
• Ödüller genç karikatürcüleri heveslendirmiş, karikatür yayınlama olanağı bulamayan karikatürcüleri yüreklendirmiştir. Böylece karikatürden kopmamasını sağlamıştır.
Herhalde aklımıza gelmeyen daha birçok yararı olan bu yarışmalara katılmayın ya da katılın diye yazmadım ben bu yazıyı... Sadece ısrarlı mektuplarınız üstüne neden yarışma adresi vermediğimizi, neden kazanan veya kaybedenleri duyurmadığımızı anlatmak istedim... Gırgır'ın Türk karikatürü üzerinde etkisi büyük olduğu kadar sorumluluğu da çok büyük... Bu sorumluluk içinde "Yarışma" sorumluluğunu taşımak istemiyoruz. Ama karikatür anlayışı bir tane değil belki de bin tanedir. Biz, yarışma karikatürü yapmaya çalışmıyoruz.
Sergilere canı gönülden evet... Fakat yarışmalara inanmıyorum. Bu benim çok kişisel düşüncem... İnanmadığım bir işi de kendim başkasına öğütleyemem.
........................................ OĞUZ ARAL
kaynak-GIRGIR,(yıl-13)
sayı:636, 11 Kasım 1984 Pazar
Photobucket

Photobucket * 25.08.2008 *
Tekin Aral, 'Karikatürü kurallara bağlamak saçma bir iştir'

*İnsanlara, olaylara mizahi mi bakıp mizah yapıyorsunuz?
->Mizahın haince planlanıp kuyumcu terazisiyle ölçerek yapılması gerektiğine inanıyorum. Alışverişte karşılaştığım insanlar, ensesine bir tokat atıp komik şeyler söylememi bekliyor. Mizahçılar pek öyle kah kah, kih kih insanlar değildir. Futbolcu da sokakta yürürken her gördüğü konserve kutusuna tekme atmaz. Ama keyifli yönlerimiz vardır; hatta benim bile!
*Kader mi getirdi yoksa çocukken mi karikatüre başladınız?
->Bu işe çok bilinçli başlamadım. Bir baltaya sap olmak için başladım. Durduk oturduk yerde insanın içinde mizah duygusu olması , çok kolay değil. 15 yaşındaydım, iyi resim yapıyordum. Oraya buraya gönderiyordum. Böyle başladım. İlki Dolmuş dergisinde yayımlandı. O zamanlar bu işin çok ustaları vardı. Alan dardı. Mizah için liseden sonra okumadım. Sonra gazetelerde çalışmaya başladım. Ressamlık yaptım. Uzun yıllar çizgi film çalışmalarında bulundum. Birden kendimi o zamanın Günaydın'ının birinci sayfasında dokuz sütun karikatürler çizerken buldum. Derken 1974'te Gırgır, 1976'da da Fırt'ı çıkardık.
*Masanızda her şey çok düzenli, dahası paralel duruyor, bir simetri tutkunuz mu var?
->Yok öyle şey. O bizim Müjdat Gezen'de vardır. Mizahçılar dağınık tanınırlar ama ben düzenliyimdir. Yatılı okulun verdiği alışkanlıktan da geliyor. Ya da çocukluğumda, gençliğimdeki, kötü koşulların etkisi... Çok yoksul günler yaşadım. Babıali'de otellerde, dört kişilik odalarda yatardım. Üsküdar'dan her gün Babıali'ye gitmek, elinde karikatür kapı kapı dolaşmak mümkün değildi. Kapılarda yatmak gerekiyordu. 40 karikatüründen birini beğenecekler de 10 lira verecekler... Parasızlıktan, aldığım barbunya konservelerini yiyip içine sinek atar, konserveyi iade ederdim. Tabii parayı geri alıp ertesi gün yine konserve almak için. Babıali'deki bütün bakkallar beni tanırdı. Artık Beyazıt bakkallarına gider olmuştum.


*Şimdiki mizahçılar daha şanslı. Başta çileyi siz çektiğiniz için mi?
->Biz çektik diyemem. Herkes, hepimiz çektik. Ama işimden iyi paralar kazandım. Birlikte çalıştığım arkadaşlarım da kazandılar. Aslında çok daha fazlasını da kazanmalıydık.
*Mizahçı ruhunuza Hürriyet Medya Towers iyi geliyor mu?
->Asansörde gençlerle karşılaşıyorum. Hepsi blue jean'li. Gazetede izin verseler blue jean satarım, ne çok para kazanırım. Gazetenin korumaları çok hoş, çok sıcak. Gazetecinin korumalardan dayak yemediği tek yer bizim gazete. Özellikle bir sanatçı için çalışması, üretmesi kolay yer değil. Mutlaka teknolojik her şey düşünülmüş. Ama birbirimizle asansörde tanışıyoruz. Bina çok büyük. Bazen sokakta kaçtığımız alacaklılarla, ev sahipleriyle gazetede karşılaşıyorsunuz. Adam ilan vermeye gelmiş! Ben bir gazetede çalışırken pencereden girip çıkardık. Kapısına giden yol çok uzun ve karanlık olduğu için. Hürriyet'te pencere de yok!

*Müthiş bir mizah kaynağı gördüğünüz politikacı, şarkıcı var mı?
->Kesinlikle, hepsi oluyor. O kadar çok var ki. Ama isim verirsem özel bir dikkat gösterdiğimi düşünürler. Ama televizyonların çoğu lahmacun kokuyor. Artık daha iyi koksun diye ekranda da lahmacun yapmaya başladılar. Televizyon eleştirileri yapmaya başladım bu nedenle. Yıllarca iktidarları eleştirdim, şu anda da televizyonları eleştiriyorum. Çünkü şu an iktidarda olan, televizyonlar... Hepimizi televizyonlar idare ediyor. İstedikleri an hiç olmayacak birini tepeye oturtup, en tepedekini aşağı indirebiliyorlar. Futbolcuları bile televizyon idare ediyor. Yedi yaşındaki çocuğa Einstein muamelesi yapıyorlar.
* Karikatürlerde neden zenginler şişman ve purolu çizilir?
->Belli simgeler vardır. Bizde zenginler hep şişman, göbekli, purolu çizilir. Hiç şişman zengin gördünüz mü? Kilo vermek için sağlık salonlarına giderler. Diyetler yaparlar. Papyonlu politikacılar çizdik hep. Cumhuriyet bayramında bile takmıyor adamlar. Hatta biri kravatı beline bağlamıştı.

*Konuşma balonları çizgiyi anlamazlar diye mi?
->Karikatür yazılı da olur, yazısız da. Çok isterseniz çizgisiz de olur. Karikatürü zincirlerle kurallara bağlamak, hem de günümüzde saçma sapan bir iştir. Karikatürü yazılı, yazısız, noktalı, virgüllü, beyazpeynirli, kıymalı diye ayırmaya, evcilleştirmeye kalkmak niye ki? Bizde en bi yazısız karikatür savunucuları, aynı zamanda dünyanın gene en bi yazılı karikatürlerini yapan büyük ustalar Wolinski'lere, Reiser'lere tapınmaktan da geri durmazlar. Boşverin.!. Herkes dilediği gibi çizer. Beğenen beğenir, beğenmeyen de küçük kızını vermez!..
*İyi ki mizahçı olmuşum. Bir daha doğsam yine olurum der misiniz?
->Mizahçı filan olmazdım. Ne güzel adam gibi işler var. 10 dakikada milyarlar kazanılıyor. Böyle stressiz, kendime rahat zaman ayıracağım, az çalışarak çok para kazanacağım işler bulurdum.

Gülden Aydın
Hürriyet, 3 Ağustos 1997
arşiv­­­: MİZAH VE ŞİİR

Photobucket
*19.04.2009*
Müjdat GEZEN, Oğuz ARAL'ı anlatıyor:
................. "GÜLDÜRENLER"...
Oğuz Aral'dan söz etmek istiyorum.
"Gırgır"ının dün­ya çapındaki tirajıyla artık tartışılmaz yerini alan bu eski ortağım, dostum, arkadaşım, ağabeyimiz Oğuz Aral'la yıl­lar sonra yine birlikte olduk. Süavi Süalp'i anma gecesini birlikte düzenleyeceğiz, Oğuz, Kandemir Konduk, ben... Bü­yük mizah ustası Süavi ağabeyi anacağız dostlarıyla.
"Londra'da mizahla ilgili bir konferans veriyordum..." di­ye başladı söze Oğuz Hoca... "Mizah dünyaya ilk kez biz­den, yani ta eski Türklerden, Anadolu'dan yayılmıştır" de­dim. İngiliz profesörler fena halde bozuldular. "Bu ciddi bir iddiadır, nasıl kanıtlayabilirsiniz ki?". "Gayet basit" dedim, "Bir sizin topraklarınızdaki mağaralara bakın, bir de gelin bizim mağaralara bakın. Sizde bizonlar, ok atan adamlar göreceksiniz. Yani o zamanın insanı, Avrupa kıtasında ya­şayan eski dedeleriniz henüz üretime geçmemişler. Oysa bizim mağaralarımızda keçileri simgeleyen resimler bula­caksınız. Keçi., süt veren bir hayvandır, üretim simgesidir bir anlamda. Üretime geçmiş bir toplumda mizah başlamış demektir.."
"Bunu nasıl kanıtlarsınız?" diye diretmiş İngilizin profe­sörü. Oğuz da: "Papazın biri Nasrettin Hoca'ya sormuş; Hoca sen her şeyi bildiğine göre dünyanın tam ortası nere­si, onu da bilirsin, demiş. Bilirim, demiş Hoca da. Neresi öyleyse?.. Tam üstünde durduğum yer, demiş Hoca... Na­sıl kanıtlarsın bunu?.. İnanmıyorsan ölç, demiş Hoca.. Ben size daha somut bir adres veriyorum. İşte Anadolu orada. Gidip gezin mağaraları. Gözlerinizle görün ta o çağlardaki insanı ve üretimin nerede erken başladığını anlayın. Bu nedenle mizah önce bizden çıkmıştır..."
*
Oğuz Aral, mesleğini çok ciddiye alan ve ödün verme­yen bir karikatürcü, mizah ustasıdır. Ankara'da bir açık otu­rumda genç bir karikatürcü, Oğuz Aral'ı savunuyorum di­ye bana kızmıştı. Sonra kendi karikatürlerini gösterdi ba­na.
Genç ve yetenekliydi, kırmak olmazdı. Ama çizdikleri karikatürden çok ,sert amblemleri andırıyordu. Yani, Oğuz'un da kendi çizdiği gibi şeyler çizmesini istiyordu. O genç arkadaşım şimdilerde neler yapıyor bilemem ama, Oğuz hâlâ çiziyor.
Yine geçenlerde duydum. Profesörlerimiz Gırgır ve Oğuz Ara! üzerine bir kitap hazırlıyorlarmış...
..................................... Müjdat GEZEN
(Güneş-1983)
*mizahveşiir arşivi
.
*27.07.2008
Oğuz ARAL'ın kaleminden:
HEM TERBİYELİ, HEM MASUM HEM DE KARİKATÜRCÜ!

Sedat Nuri, Cemal Nadir, Sururi gibi eski ustaların günümüzdeki izdüşümü. Hem yeni bir çizgi diline, hem de eski bir İstanbul çelebisinin birikimine sahip olmak zordur. Bülent'in karikatür sanatındaki başarısı işte burada!
Haberi Yalçın Pekşen'in yazısından öğrendim; Allah'ım, Bülent Düzgit açık kalp ameliyatı olmuş. Açık kalp ameliyatı ne demek? İnsanın göğsünü kesip-yarıp kalbini ellerine alıyorlar. Sonra da (ellerine sağlık) yontup-biçip yerine takıyorlar.

Halkı haberlendirme iddiasında olan biz gazeteciler, artık aynı gazetede çalışan arkadaşlarımızın hastalık haberlerini bile yine gazetelerden öğrenmeye başladık.
Eskiden birimiz nezle olsa, nezlesi gazetenin yarısına geçerdi. Çünkü burun buruna çalışırdık. Ama şimdi Bülent, bu yeni moda lüks otel azmanı Medya Towers dedikleri Hürriyet Gazetesi'nin üçüncü katında çalışıyor, bense beşinci katında... Yani birimiz Madagaskar'da oturuyor, diğerimiz Sicilya'da.
Karikatür denen bu yeni dünya sanatında karikatürcü dediğin adam biraz mel'un olmalı. Isırdı mı koparmasa bile, can yakmalı diye bilinir. Hatta punduna getirirse belden aşağı vurmalı ve yan hakeme çaktırmamalı...

Ama Bülent Düzgit, sımsıcak çizgisi ve keyifli espri dünyasıyla ‘‘Latifenin latif olduğu’’ bir dünyanın belki de son örneği. Usta deseninden gelen rahat ve sevimli çizgisiyle en sivri eleştiriyi yaparken bile insana olan sevgisini kaybetmeyen son bir örnek! Eleştirdiği kişiyi bile seviyor sanki...
Yani Sedat Nuri, Cemal Nadir, Sururi gibi eski ustalarımızın günümüzdeki izdüşümü. Hem yeni bir çizgi diline, hem de eski bir İstanbul çelebisinin birikimine sahip olmak ah ne zordur bir bilseniz. Bülent'in karikatür sanatındaki başarısı işte burada!
*
Bülent Düzgit'in Türk karikatüründeki değeri yeterince vurgulanmadı. İlk nedeni, Bülent'in sessiz sedasız, alçakgönüllü, reklamsız, propagandasız, mahçup kişiliğidir. Ortalıkta asla görünmez.
İkincisi de Hürriyet'te çiziyor olmasıdır. Hürriyet, her konuda yenilikçi ve atılımcıdır. Ama karikatür konusunda tutucudur. Bir kedi fotoğrafına çeyrek sayfa ya da koca harflerle dizilmiş bir başlığa yarım sayfa yer ayırabilir. Ama bir karikatürün ölçüsü bir ya da iki kibrit kutusu boyutlarını geçemez. İşte Bülent gibi bir usta yıllardır o boyutlar içinde hapistir.
*
Yukarıdaki satırları tam beş yıl önce yazmışım. Üstelik Hürriyet'te de yayımlanmış. Yazdıklarıma bugün yeniden bir göz attım. Gazetede Bülent için değişen hiçbir şey yok. Ama Bülent'te de değişen hiçbir şey yok. O muhteşem deseniyle niçin yarım sayfa panorama karikatürler çizmediğini, güzelim esprilerini halktan niye sakladığını, bunun için gazete içinde savaşım vermesi gerektiğini her zamanki saldırgan gevezeliğimle hababam anlatıp duruyorum. O, duru mavi gözlerini önündeki kaleme dikiyor ve mahcubiyetten yanakları daha da pembeleşiyor. Lafa başladığımdan yarım saat sonra nihayet ağzından bir cümle çıkıyor. ‘‘Haklısınız ama, ben böylesini de seviyorum ağabey.’’
Düşünebiliyor musunuz, en az yirmi yıllık dostluğumuz var ve bana hálá ‘‘Siz’’ diyor.
*
Bülent'in uykusunun en tatlı yerinde açık bıraktığı yatak odasının penceresinden tam tekerlek ve pırıl pırıl bir mehtap yükseldi. Mavi-beyaz ışıltısı, Bülent'in çocuksu ve masum ifadeli yüzüne vurdu. Sonra da Bülent'in köpek dişleri uzadı. Yüzünde ve vücudunda kara kıllar çıkmaya başladı. Mavi gözleri sarıya dönüştü ve aya doğru bir kurt uluması koparıp açık duran pencereden sokağa atladı.
Siz bir insanın hem iyi kalpli, hem terbiyeli, hem masum ve hem de KARİKATÜRCÜ olabileceğine inanıyor musunuz yoksa?
..................................... OĞUZ ARAL
*kaynak:Hürriyet-HürPortreler, o1 Ocak 2oo2 * /mizah ve şiir arşivi
*27.07.2008
ŞENAY KALKAN'ın CUMHURİYET'teki yazısı- 27 KASIM 1984
Photobucket
Aziz Nesin'in 70. yaş gününde bir kültür şöleni düzenlendi
...........Kültür Servisi —
Ünlü yazar Aziz Nesin'in Aralık ayında 70 yaşına girişi nedeniyle, 3 Aralık günü saat 18.30'da Şan Tiyatrosu'nda dostları tarafından bir kültür ve sanat şöleni düzenlendi.
Tüm geliri Nesin Vakfı'na bırakılacak olan şölende İlhan Selçuk, Haldun Taner, Cevat Çapan, Onat Kutlar, Vedat Türkali konuşacaklar, Ahmet Gülhan ile Müjdat Gezen'in sunuculuğunu üstlendiği gecede, Metin Akpınar, Zeki Alasya, Genco Erkal ve Ahmet Gülhan'ın birleşik ve ayrı skeçleri, Yıldız Kenter, Müşfik Kenter ve Şükran Güngör'ün Aziz Nesin'den derledikleri şiir demeti, Muammer Sun'un besteleyip Timur Selçuk'un seslendireceği "Sol El Konçertosu", Feyzi Tunâ'nn gerçekteştirdiği "Çağamızın Nasrettin Hocası" adlı 20 dakikalık film, Hümeyra, Zülfü Livaneli, Timur Selçuk ve Rahmi Saltuk'un ilginç biçimde verecekleri konser yer alıyor. Ayrıca Müjdat Gezen, Aziz Nesin'le ve Nesin Vakfi'nda yaşayan 8 çocukla sahnede röportaj yapacak.

70. YILINDA — Aziz Nesin'in 70. doğum yıldönümü 3 aralıkta düzenlenen bir geceyle kutlanacak. Ünlü yazar, "Kutlama geceme ölüm de gelsin, görsün, ama geldiği gibi gitsin
70 yılı geride bırakan Aziz Nesin:

"Yaşlılık, pişmanlık duyma olgunluğuna erişmektir "

"Bugüne kadar yaşamımda hiç yaş günü kutlaması olmadı" diyen Aziz Nesin'in 70. yaşı, 60. yaşında olduğu gibi yine arkadaşlarının düzenlediği bir geceyle kutlanacak. Nesin'in öykülerinin küçük skeçler halinde sahneleneceği, şiirlerinin okunacağı, sanatçı kişiliği ve yazarlığının tartışılacağı bir panelin düzenleneceği; türkülerle, şarkılarla bezenecek 3 Aralık’taki geceye Aziz Nesin ölümün de çağrılı olduğunu söylüyor. "Bugüne kadar birkaç kez ölümle karşı karşıya geldim. En büyük dileğim, bu kutlama gecesine ölüm de gelsin, görsün, ama gitsin" diyor.
Aziz Nesin, 1915 İstanbul doğumlu. Kuleli Askeri Lisesi ve Harp Okulu'nda okuduktan sonra, 1944 yılında gazete fıkra yazarlığına geçti. Sabahattin Ali ile birlikte "Marko Paşa", kapatılınca, "Malum Paşa", kapatılınca "Merhum Paşa", o da kapatılınca "Ali Baba" adlı mizah dergilerini, 1962'de de tek başına "Zübük" adlı mizah dergisini çıkardı. Öykü, roman, anı, taşlama, fıkra, gezi türünde kitapları yayımlanan, şiirler ve oyunlar yazan Aziz Nesin, Türkiye'dekilerin yanı sıra yurt dışında da Bulgaristan'da, İtalya'da, Sovyetler Birliği 'nde ve Filipinler'de toplam 6 tane ödül kazandı.
............... Geçen 70 yıla bir bakış
Bunlar Aziz Nesin'in 70 yılda kitaplara, antolojilere geçen, gazetelerde yansıtılan tanıtımıydı. Aziz Nesin, "Kendimi hiç 70 yaşında duyumsamıyorum" dese de, geçen bu koca 70 yıla nasıl bakıyordu?
"Yakın zamana kadar insanların çoğu gibi yaptıklarımdan hiç pişman değilim diyordum. Bunun doğru olmadığını gördüm. İnsan yaptıklarından pişman oluyorsa yaptıklarından ders alıyor demektir. Şimdi yaptığım çok şeyden pişmanım. Bazılarını niçin o kadar az yaptım diye, bazılarını niye öyle yaptım da başka türlü yapmadım diye... Yaşlılık pişman olma olgunluğuna erişmek demektir. Pişmanlık duyan insanlar gelecekte daha güzel şeyler yapmaya kararlı olurlar demektir. Özellikle bireysel yaşamımda çok yanlışlar yapmışım. Bunun hesabını da hem ben hem başkaları çekti. Ne yazık ki, yine yanlışlar yapmaya devam ediyorum."
Nesin'in yaşamında "Tümünü yaptım diye hiçbir şey yok"tu. Her şeyi yarım yanlış yaptığını, şimdi eksiklerini tamamlamaya, yanlışlarını düzeltmeye çalıştığını söylüyordu. Bireysel yaşamındakiler bir yana, yazarlığı açısından nelerdi bu yanlışlar?
.................... Verimin ancak yüzde onu
"Zamanımı çok iyi kullanamadım. Verimimin yüzde onunu verebildim. Daha iyi kullanalabilirdim zamanı. Geçim kaygısıyla yazarlığımdan özveride bulunmak zorunda kaldım. İnsan ilişkilerini iyi düzenleyememem, yazarlığımı olumsuz yönde etkiledi. Kötü, yanlış ilişkiler kurdum. Yayınevleri yöneticileriyle, arkadaşlık İlişkilerinde, kadın ilişkilerinde..."
Bugüne kadar 78 kitabı yayımlanmıştı. Salt öykülerinin sayısı 3000'i bulmuştu. Türkiye'de yazılan bir doktora tezine karşılık, yurt dışında 30'a yakın tez yazılmıştı Aziz Nesin ve eserleri için. Türkiye'de ise kitapları hakkında olumlu ya da olumsuz pek eleştiri yayımlanmamıştı. "Rauf Mutluay dışında kimse kitaplarım hakkında yazı yazmadı. Olumlu ya da olumsuz hiç..." diye düzeltti. Bunun anlamının ne olduğunu da başkalarına bırakıyordu. Türkiye'deki edebiyatı değerlendirmesine gelince...
................ Edebiyatla uyumu hükümetler sağlamalı
"Türkiye genelde yabancı ülkelerde değerini ve önemini yitirdiği, gittikçe de yitirmekte olduğu için edebiyatta da bunun aynını yaşıyor. Bir varsayım olarak, çağdaş Türk Edebiyatı Avrupa ülkelerinden birinin edebiyatı olsaydı, büyük ilgi toplardı. Türk Edebiyatı, yazını, devletin yabancılar ve dünya nezdinde itibarlı olmaması yüzünden, örneğin Başbakanın en büyük başarısının sürekli kredi araması ve borç buluyor olması yüzünden çok şeyler kaybediyor. Benim yaşadığım dönemde Türk Edebiyatı iktidarla hiçbir zaman bağdaşamadı. Bunu istemedik de. Bu, yazarların değil, hükümetlerin bozukluğu, yanlışı, eksikliğidir. Uyum sağlayamadık. Uyumu hükümetlerin sağlaması gerekirdi. Onlar kendi politikalarını izleyen edebiyatçılar aradılar, istediler. Hiçbir zaman böyle, isteklerine uygun iyi bir edebiyatçı bulamayacaklar..."
......................................... Kültürel amaçlı Ekin A.Ş.
"70. yaşım uğurlu geldi"
diyen Aziz Nesin, uzun bir aradan sonra yeniden kurulan "Ekin" Anonim Şirketi'nin Yönetim Kurulu Başkanlığı'nı yapıyordu. Neden yeniden kurulmuştu "Ekin" ve neler yapılması düşünülüyordu?
"Ekin A.Ş. kültürel amaçlı ticari bir şirket. Güncel politikaya hiçbir zaman girmeyecek. Bilimsel ve toplumsal çalışmalar yapacak. Son yıllarda aydınların soluk bile alamayacağı dar bir ortam yaratılıyor. Bu girişim çok küçük olanaklarla da olsa, aydınlara bu fırsatı vermek için yapıldı."
................. ŞENAY KALKAN
kaynak: CUMHURİYET, 27 KASIM 1984

Photobucket*12.03.2008*

Filistinli Şair Mahmut DERVİŞ’e dair ayrıntılı bilgi:
LİNK-1->
Radikal--> Kahire'de kavgalı şiir akşamları - 16/03/2007
LİNK-2-> MAHMUD DERVİŞ’İN ŞİİRLERİ İÇİN TIKLAYINIZ
*-
Filistinli büyük şair Mahmud Derviş öldü
-10 Ağustos 2008 -

Filistin’in yetiştirdiği dünyaca ünlü şairlerden Mahmud Derviş, Amerika’da geçirdiği açık kalp ameliyatından 3 gün sonra, durumunu ağırlaşmasının ardından yaşamını yitirdi.

Filistin haber ajansları ve Arap televizyonları, 67 yaşındaki Derviş’in ameliyat sonrası komplikasyonları nedeniyle öldüğünü duyurdu. Derviş, geçen çarşamba günü, Texas’taki Houston Memorial Hermann hastanesinde başarılı olduğu belirtilen bir açık kalp ameliyatı geçirmişti. Ancak Derviş’in durumu kötüye gitmişti. Filistin Yönetimi’nin, Derviş’in naşını Ürdün üzerinden Filistin’e getireceği de bildirildi.

Mahmud Derviş, 1941 yılında, halihazırda İsrail sınırları içinde bulunan Akko kentinin köylerinden El-Berva’da doğmuş; köyünün 1948 Arap-İsrail savaşı sırasında saldırıya uğramasıyla, ailesi ile birlikte köyünü terketmek durumunda kalmıştı.

Çocuk yaşta şiir yazmaya başlayan Mahmud Derviş, ilk şiirlerini yayımladığı dönemde, El-Ard (Toprak) hareketinde de çalışmaya başlamıştı.

Filistinliler’in yaşadığı zorlukları dizelerine taşıyan çağdaş Filistin şiirinin önde gelen temsilcisi, El İttihad gazetesi ile El Cedid dergisinin yazı işleri müdürlüklerini yapmış, şiirleri ve yazıları nedeniyle bir kez İsrail ordusu tarafından tutuklanmış, 1970 yılında İsrail’den sürgün edilmiş, 2 yıl bir çok Arap ülkesinde dolaşmıştı.

Şiirleri 20’den fazla dile çevrilen Filistinli şair, 2003 yılında uluslararası Nazım Hikmet şiir ödülüne de layık görülmüştü.

Birçok şiiri Arap besteciler tarafından bestelenen Mahmud Derviş’in adı, 2006 Nobel Edebiyat Ödülü adayları arasında yer almıştı.

Mahmud Derviş’in Türkiye’de basılan şiir kitapları arasında Zeytin Yaprakları (1964), Filistinli Sevgili (1971), “Gecenin Sonu, Uzak Bir Sonbahar’ın Hafif Yağmuru, Celile’de Kuşlar Ölür, Düğünler, Uykudan Uyanıyor Sevgilim, Yedinci Deneme” bulunuyor.

Derviş, 1982 Eylül’ünde Sabra-Şatilla’da yaşananların ardından Beyrut Kasidesi’ni yazmış ve bu kaside ile 1984’te de dönemin Sovyetler Birliği’nde Lenin ödülünü almıştı. /Kudüs, aa

NTV _kaynak-->http://www.ntvmsnbc.com/news/455776.asp#storyContinues

Photobucket * 15.08.2008*
PhotobucketSemih BALCIOĞLU'nun
kaleminden
NECATI ABACI

............... Tarsuslu ortadirek bir ailenin üç çocuğundan biri. Kendini bildi bileli ağır bir karikatür hastası.
Dergilerde, gazetelerde, tabii karikatür kitaplarında, nerede karikatür varsa, çocuk yaşında bulup buluşturup onlara sahip oluyor.
Ondan sonra da, onları teker teker kesip defterlere yapıştırıp kitaplaştırıyor.
Dedik ya, ağır karikatür hastası...
Bunlar da yetmiyor, karikatürcüleri yakından tanımak için, rahmetli babasına, "Karnemde hiç kırık yok, bana hediye falan da almayın, hediye olarak Akşehir Nasreddin Hoca Şenliği'ne götürün, orada karikatürcüleri yakından görüp tanıyayım. Bu bana yeter de artar bile," diyor.
Oysa karnesi dökülüyor.
İlk büyük yalanını da bu şekilde karikatür aşkına babasına söylemiş oluyor.
Eee... Adam olacak çocuk yalanından belli oluveriyor.
Baba Abacı'da bu mutlu (!) haberi alınca hasta oğlunu Akşehir'e terapiye götürüyor tabii...
Ama yazık!
Necati'nin görüp tanımak istediği çizerlerin hiçbiri o yıl Akşehir'de yok.
Tarsus'ta açtığı resim ve karikatür sergisine Nâzım Hikmet, Halikarnas Balıkçısı ve bazı aydın sanatçıların portrelerini çizip koyunca, sergiyi basan faşolar tüm çizdiklerini parçalıyorlar. Bu olaydan sonra Baba Abacı, oğlunu kısa bir süre Tarsus'tan uzaklaştırıyor.
Önce Ankara'ya, sonra da Gaziantep'e akrabalarının yanına gidiyor.
Sebep, üniversite giriş sınavlarına hazırlık!..
Güç de olsa puanı tutturan Necati Abacı, kapağı İstanbul Tatbiki Güzel Sanatlar'a atıyor.
Okulda, kendi sınıfında Gırgır dergisinin birçok çizeriyle birlikte olmak, ona ister istemez heyecan veriyor. Ayrıca iki sınıf üstünde de Gürbüz Doğan Ekşioğlu ile Mahmut Karatoprak'ın olması, özlediği ortam için bulunmaz bir şans ve fırsat...
1981'de mezun olan Abacı, kendini basın ve reklam ajanslarının içinde buluveriyor.
Birçok mizah, sanat ve fotoğraf dergilerinin aranılan çizeri oluveriyor.
Sürekli olarak reklam ajanslarının içinde bulunması, onun ister istemez gazetelere günlük karikatür çizmesini engelliyor.
Katıldığı ulusal ve uluslararası karikatür yarışmalarında küçüklü, büyüklü 40 dolayında ödül kazanıyor. Bu ödüllerin 10'u uluslararası yarışmalardan geliyor.
Portresinin güçlü olması, Abacı'yı bu dalda ön sıralara çıkarıyor.
Açtığı 13 kişisel sergiden 10'u portre sergileri oluyor. Necati ne yazık ki bu çalışmalarını hâlâ kitaplaştıramadı.
Bu kitabı herkesten önce, hatta kendinden önce benim beklediğimi de çok iyi biliyor.
Çünkü, bunlar rastgele çizilmiş portreler değil. Özene, bezene, arayarak çizilmiş başarılı portreler.
Bir Kuzgun Acar'ın portresi bu alanda çizilmiş çok başarılı bir örnektir. Ben bile bu portreye sık sık bakıp, Kuzgun'u anarım. Bu dünyaya her zaman bir Kuzgun Acar gelmez, böyle bir portre de her zaman çizilemez.
Necati Abacı karikatürümüzde iki akademisyen karikatürcüden biridir.
Gürbüz Doğan Ekşioğlu, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü'nde öğretim üyeliği yaparken, Necati Abacı da 1985-1990 yılları arasında önce İzmir 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde öğretim üyeliği yaptı, şimdi de İstanbul Beykent Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü'nde öğretim üyesidir.
Sessiz, kendi halinde biridir.
Hiç kimseye 'hayır' diyememesi yüzünden, reklam ajanslarında sabahlara kadar aralıksız çalıştı. Bu yüzden neredeyse yatağa düşecekti.
Boş vakit bulursa bol bol fotoğraf çeker ve Tarsus'a annesini ziyarete gider.
Reklam ajanslarında karikatür çalışmalarına gereğinden az zaman ayırdığı günlerde kendini şöyle eleştirirdi:
"Semih Abi, dün yine Türk karikatürüne yarım gün katkıda bulundum."

kaynak-Semih Balcıoğlu,
Memleketimden Karikatürcü Manzaraları
(can, 2oo3, istanbul)
*22.07.2008*
sevdakâr çelik _ *Dünyanın en büyük blog sitesi Blogger,
-24 Ekim 2oo8 Cuma günü- ülke genelinde kapatıldı...

From: "sevdakar çelik"
To: "mustafa yıldız"
Date: Sat, 25 Oct 2008 20:17:41 +0300
Subject: Re: sergi açılışı

PhotobucketSevgili Arkadaşım,
Merhaba.!.

Dün,(24.1o.2oo8) adresime ulaşan iletin; " Nasrettin Hoca 800 Yasında Karikatür Sergisi" haberini içermekteydi.
Bu kez, ADIYAMAN -BESNi'de olacağını bildirmekteydin.
Özverili çabalarının bir yenisiydi bu...
Diğer dostlardan ulaşan yazı*karikatür çalışmalarını ve senin ilettiğin haberi, büyük bir memnuniyetle http://mizahvesiir.blogspot.com 'a kaydetme hazırlığı içindeyken ; şaşırtıcı ve "TAM BİZLİK" denebilecek bir durumla karşılaşacağımızı henüz bilmiyorduk.
Kayda girmeden önce; "Yeni bir çalışma gönderilmiş olabilir." düşüncesiyle, posta kutuma bakmak istedim.
-..--Alışılmışın ötesinde bir durum vardı:
*Onlarca ileti ulaşmıştı dostlarımızdan... Bu son iletilerin özetini, bir değerli şairimizin e-mailiyle ifade edebiliriz... Yazdıklarını -kısaca- paylaşalım:
"Merhabalar Sevdakâr Bey,
Az önce -Mizah Ve Şiir’e girdiğimde, siteye erişimin engellendiğini okudum, şaşırdım. Beni aydınlatırsanız sevinirim. Umarım sizi üzecek bir sorun yoktur.
Sevgilerimi, selamlarımı sunuyorum...yürekten..."
(24.10.2oo8)
*
Ortada bir sorun vardı ve bu salt bizi değil; ülkemiz insanına hayrı dokunması için çaba gösteren herkesi üzmekteydi.
Sen de bu tür bir çabanın gereği ve sonucu olarak, Besni'ye taşımıştın sergiyi.
Lakin üzgünüz... çünkü; sergi haberini bloga kaydedemedik. * Belediyeler, belli bir nedene bağlı olarak iş yerlerine ceza keserler... Bu cezalardan biri de / o iş yerine -Hukuki gerekçe ve dayanakları olmak koşuluyla- uygulanan, kısa ya da uzun vadeli KAPATMA CEZASIDIR...
Ve cezanın, ilgili şahsa TEBLİĞİ de “olmazsa olmaz”lardandır.
Böyle bir durum; tek yanlı olmadığından, hiç olmazsa; "Ceza Kesici" ya da iş yeri sahibi, dükkânının KAPISINA bir levha asar... Kapalı oluş nedenini açıklar, müşterilerini bilgilendirir.
*
İşin komikliği şurda ki; BLOGGER bünyesindeki BLOGLARA -her ne hikmetse- ceza kesilmiş, kapatılmış... ama biz, kapımıza LEVHA asıp da izleyici dostlarımızı bilgilendiremiyoruz.
Kendimizi boş verelim, ama dostların beklentilerine ve üzüntülerine katlanmak kolay değil.
***
Dostlarımız, bize ulaşan iletilerine karşılık olarak
-üzgünüz ki-
"otomatik yanıtlayıcı"
dan şu yanıtı alacaklar artık:

*aloMiZAH kapsamında yer alan MİZAH VE ŞiiR'de değerlendirilmesi ereğiyle gönderdiğiniz ileti, posta kutumuza ulaştı.
Değerli çalışmalarını MIZAH VE ŞİİR'le paylaşıma sunmak isteyen sevgili dostlarımıza; öncelikle, teşekkür ediyoruz. Sağ olun.!..
*
Ancak bu arada, olumsuz bir durumla yüzleşmiş olduk... Siz DOSTLARIMIZI kısaca bilgilendirmemiz gerekirse; durum şudur:
*** "Dünyanın en büyük blog sitesi "Blogger"e
Türkiye'den erişim, yasaklandı. (24.10.2oo8).
*Kaçınılmaz olarak, MiZAH VE ŞiiR de bu azizliğe uğramış oldu.
- *Paylaşımın / aydınlanmanın önemine ve yararına inandığımız için yaşadığımız zorlukları -karşılık beklemeden ve seve seve- göğüslemeye çalışmaktaydık..
*Bu nedenle; iyi niyetli ve toplumsal boyutu olan çabalarımızın yorgunluğunu önemsemedik.

***iyilikten ve güzellikten yana olan kalbimiz / daima siz dostlarımızladır.
Katkı ve birlikteliğinizden ötürü teşekkürler...
Çalışmalarınızda kolaylık ve başarılar...
Siz sevgili dostlara selam olsun... / bin selam olsun.!
Sağlıcakla, mutlulukla kalın.!

Sevdakâr ÇELiK
25 Ekim 2008
*
AYRINTILI BiLGi iCiN... bknz.!.-->
http://www.hurriyet.com.tr/teknoloji/10203855.asp?gid=229&sz=70213
http://www.chip.com.tr/konu/Siteleri-yasaklamak-cozum-olabilir-mi_6747.html
*29.10.2008*
ferda balkaya çetin_
KarikatürPhotobucket sever misiniz?

Karikatürlerin salt meraklılarını değil, herkesin dikkatini çektiği, takip ettiği inancımı günden güne güçlendiren,
Karikatürlerin,
Gündelik koşuşturmaların içinde olması, toplumsal ve kültürel konulara çözümsel bir yaklaşım sunması, eleştirerek tartışmalara açması, insana özgü yaşantıların sanatsal bir bakışla analize edilmesi, gündemi oluşturan konuların karikatüristlerin kaleminden anında yansıtılması…
Bir anlamda bilgilendirir bizi karikatür.
Zıtlıklar, farklılıklar, aksaklıklar, değişimler konu olur karikatüre.
Ve insan olarak yaşadığımız acı, korku, sevinç, hüzün gibi, yaşam süreci içerisinde durmaksızın birbirine dönüşen olgular…
İşte karikatürist tüm bunları kafasında sorgular, abartır; yaratıcı düşünce ve mizahi gücünü kullanarak tüm dokunulmazlıkları kaldırır.
Böyle iken,
Karikatürün bizde bıraktığı etkiyi;

“Gelin birlikte düşünelim!
Karikatür güldürür mü, düşündürür mü, eleştirir mi, öfkelendirir mi; yoksa şaşırtır mı?
Karikatür bu! Bunların tümünü, hatta fazlasını bile yapar. Akla ve yüreğe ivme kazandırırken; güldürür, iğneler, sarsar, incitir, şaşırtır… hüzün de damıtabilir yüreklere…”

İmgelemin sonsuz büyülü gücü ile karikatürdeki espri,
Karikatüristlerin kaleminden anlamlı çizgilerle resimsel sanata dönüşerek gülümsetir bizi.
Gülümsemek!
Zihnimizin en temel ihtiyacı…
Bu anlamda düşünürsek,
Karikatürün ciddiyeti altında yatan gizli gülmecenin ruhumuzda yaratacağı olumlu etkiyi de göz ardı etmemiş oluruz.

“Değil mi ki, insan yüreğinin tüm halleri, sanat ürünlerine; bilinmedik renkler, bilinmedik biçimler ve bilinmedik (…) seslerle siner.
İnsanı düşünen canlı olarak tanımladığımıza göre; demek ki, karikatür bize insan olduğumuzu anımsatır ve insan olma hazzını duyumsamamızı sağlar.”
Photobucket
Sanatın diğer dallarıyla da iç içe olan karikatür,
“Aslolan SANATTIR! Müzik, şiir, resim, heykel, mimarî, sinema, tiyatro, fotoğraf yabana atılabilir mi? Yazılı ve sözlü ürünleriyle edebiyat göz ardı edilebilir mi?
Sanat; düşünce zenginliğimizi ve verimimizi artırır; ruh sağlığımızı korur ve ruhsal sorunlarda rehabilitasyon işlevi görür.
Dünya savaşlarından yenik ve bitkin çıkan Almanya; savaşın yıkım ve sendromundan; hemen her sokakta oluşturdukları tiyatrolar sayesinde kurtulmuş ve başarıyı yakalamışlardır.
Açıktır ki,
_Genelde sanat / özelde karikatür, beden ve ruhumuzu sağaltır.
…Ve bilgilendirir.
Dahası;
Bilgilendikçe “sevmeyi” ama adam gibi sevmeyi öğrenirirz.
Ne güzel!”
***
“forumedebiyat” dostlarımdan karikatürist Sevdakâr Çelik’in; alıntılar yaparak sizlerle paylaştığım “Karikatür bilgilendirir” adlı yazısı;
Ufkumda yeni pencereler açarak mizahın eşsiz gücünden yararlanmayı öğretirken,
Karikatür hakkında daha çok bilgi sahibi olmak için de yeni araştırmalara yöneltti beni.
Yaratıcı çizgileriyle, mizah içerikli denemeleriyle bana karikatürü sevdiren değerli Sevdakâr Çelik’e sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.


................ ferda balkaya çetin
(İL GAZETESİ /13.10.2oo8)


*13.10.2008*

NASREDDİN HOCA'NIN TORUNLARI AKŞEHİR’DE

Bu yıl 49.’su düzenlenen Akşehir Nasreddin Hoca şenlikleri coşkulu geçti.Türk mizahının unutulmazı N.Hocanın 800. doğum yılı olması nedeniyle daha anlamlı ve önemliydi.Meclis Başkanı Köksal Toptan'ın katıldığı,Kadir Çöpdemir'in göle maya çalmasıyla başlayan şenlik; sergi,söyleşi,film gösterimi ve konserlerle sürdü.
İzmir’den Saat Kulesi Karikatürcüler Topluluğu; Savaş Ünlü,Mustafa Yıldız,Lütfü Çakın,Serkan Demir, Uğur Deniz Kuşgöz ile şenliğe katıldılar.İzmir’de bir ilki gerçekleştiren 35 çizerin (*) karikatürlerinden oluşan “N.HOCA 800 YAŞINDA” sergisini Belediye İş Merkezi’nde açtılar. Homur Mizah Grubu da N.Hoca’ya ayırdıkları dergilerinin 69.sayısını
Belediye parkında sergilediler. Canol Kocagöz,Ahmet Erkanlı,Devrim Demiral,İlker Ekici,Emre Bakan'ın yanısıra Mizah Üretenler Derneği Başkanı Ergin Gülen de Akşehir’deydi
Mizah adına bir şeyler yapmanın keyfiyle,work shopa katılan gençlerle birlikte karikatürler üretildi. Şenlik süresince halkın yüzlerce portresi çizildi.Saat Kulesi ve Homur çizerleri TV kanallarıyla söyleşi yapıp,yerel basında yer aldı. Halkın sanatçılara sahip çıkması, hoş sohbet kaynaşması, N.Hoca’nın torunları olmasının kanıtı gibiydi.
Mustafa YILDIZ ...ileti-11 Temmuz 2008 Cuma 23:22
(*) ............ (Alfabetik sırayla...)
01-MUSTAFA AK ......... 19-ZAFER GÜVEN
02-HANDE DİLEK AKÇAM .... 20-ŞEREF GÜZEL
03-MURTEZA ALBAYRAK ... 21-CEMALETTİN GÜZELOĞLU
04-MEHMET ASLAN ....... 22-CEM GÜZELOĞLU
05-ERCAN BAYSAL ........ 23-TURAN İYİGÜN
06-MAYA BORA ........... 24-AYTEN KÖSE
07-MUSTAFA BORA ....... 25-UĞUR DENİZ KUŞGÖZ
08-LÜTFÜ ÇAKIN ......... 26-ÖZHAN MERCAN
09-ÖMER ÇAM ........... 27-RIFAT MUTLU
10-SEVDAKÂR ÇELİK ...... 28-ERAY ÖZBEK
11-HATİCE ÇİLEK ......... 29-EMRE ÖZKAN
12-BİROL ÇÜN ........... 30-SADIK ÖZTÜRK
13-BÜLENT DAĞAŞAN ...... 31-SADIK PALA
14-SERKAN DEMİR ......... 32-TUFAN SELÇUK
15-METE ERDEN .......... 33-FARUK SOYATAR
16-SABRİ ERGÜDER ........ 34-FIRAT TUNÇKIRAN
17-ZEYNEP GARGİ ......... 35-MUSTAFA YILDIZ
18-FATİH GÜMÜŞGÖZ
Photobucket*12.07.2008*
*Abidin DİNO PORTRE KARİKATÜR SERGİSİ'ne katılım çağrısı*
(*Abidin DİNO Portrait Caricature Exhibition )

Abidin DİNO PORTRE KARİKATÜR SERGİSİ
Abidin Dino Portre Karikatür Sergisi OburMizah internet sitesi ve İstanbul Nazım Hikmet Kültür Merkezi işbirliği ile düzenlenmektedir. Amacımız Abidin Dino’ya 95. yaş gününde Türk Sanatına katkılarından dolayı saygı ve minnettarlığımızı sunmaktır.Bu duygularımızı paylaşan tüm karikatüristlerin sergimize katılımından büyük mutluluk duyacağız.
KATILIM KOŞULLARI:
1- Konu: Türk Sanatının Öncülerinden Abidin Dino’nun Portre Karikatürü.
2- Sergi Tüm Amatör ve Profesyonel Karikatüristlere açıktır.
3- Sergiye katılım e-posta yolu ile olacaktır. e-postaya ad,soyad,şehir ve ülke bilgileri de eklenmelidir.
4- Sergiye gönderilecek karikatürler A4 (21 x 29.7 cm) 300 dpi çözünürlükte olacaktır.
5- Sergiye en fazla 1 karikatür ile katılmak mümkündür. Sergi 60 karikatür ile sınırlıdır.
6- Sergiye son katılım tarihi 1 Mart 2008’dir.
7- 1 Mart 2008 tarihine kadar yollanan karikatürler http://www.oburmizah.com/ sitesinde yayınlanacaktır.
8- Sergi açılışı 23 Mart 2008 tarihinde İstanbul Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde yapılacaktır.
9- Karikatürlerin yollanacağı e-posta adresleri: abidindino@oburmizah.com , oburemrey@yahoo.com , emredino@mynet.com
10- Abidin Dino ile ilgili fotoğraf ve özgeçmiş bilgilerine http://www.oburmizah.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
*-*-*.............................Abidin DİNO Portrait Caricature Exhibition
Abidin Dino Portrait Caricature Exhibition has been organized by cooperation of Obur Mizah web site and İstanbul Nazım Hikmet Culture Centre. Our goal is to show our respect and gratitude to Abidin Dino, in his 95th birthday, for his contributions to Turkish art. We would be pleased to see all the caricaturists who share the same feelings with us.
PARTICIPATION TERMS:
1- Subject: Portrait Caricature in Abidin Dino who is a pioneer in Turkish art
2- The exhibition is open for all amateur and professional caricaturists.
3- Submissions will be made by e-mail. Your name, surname, province and country information should be included in your e-mail.
4- Submissions will be in A4 size (21 x 29.7 cm) in 300 dpi resolution.
5- Each caricaturist is allowed to join with only one submission and the exhibition will be limited with 60 caricatures.
6- Deadline for the submissions is 1 March 2008.
7- Submissions have been sent until 1 March 2008 will be displayed on http://www.oburmizah.com/ web site.
8- The exhibition will take place in İstanbul Nazım Hikmet Culture Centre on 23 March 2008.
9- E-mail addresses for submissions: abidindino@oburmizah.com , oburemrey@yahoo.com , emredino@mynet.com
10- You can find photos of Abidin Dino and a brief history of his life on http://www.oburmizah.com/
........................... oOo Photobucket*01 Ekim 2007 Pazartesi *
Görkem ERCAN*çeviri ŞİİR* "Sen ve Ben"
Photobucket
Bu uzun şiir "Tryo" adında çok sevdiğim bir grubun "Sen ve Ben" adlı parçasının dilimize uyarlanmış hâli...
Elimden geldiğince çevirmeye gayret ettim, hani kelimeleri sağından solundan çekiştirmeden, anlamları üzerinde fazla oynamadan, en yalın hâlleriyle...
Bazı özel kelimeleri de değiştirmedim, okuyucuda ilgi uyandırıp, Sokrat gibi o sihirli cümleyi kurabilsinler diye :
"-Bu nedir?"
“-Merak olmadan öğrenmek imkânsızmış.”

..................... Görkem ERCAN

"Sen ve Ben"
Bu sabah, 3000 kişi kovulmuş, itfaiyeciler grevde,
Paris'te trafik ve kirlilik...
Bu sabah, Abbe Pierre öldü,TF1'de gömdük onu.
İki dilenci ölü bulundu, Saint Martin kanalının yanında.
Bu sabah, CAC önden ilerliyor, akdeniz’de iki asker daha az.
On kişi Bağdat’ta öldürüldü, Jihads'in kanlı kolları arasında.
Sen ve ben, bunların arasında görünmüyoruz...
Burda olmaktan memnunuz, birbirimizi seviyoruz, daha sonrasında gene seviyoruz...
Bu sabah, kuş gribi tehdidi, Bavière’de çok fazla faşizm,
Iran nükleerde çalışıyor, Areva Nijer'i soyuyor.

Bu sabah, iklim üzerine rapor, farelerden başka canlı yaşamayacak!!
Alaska'da buzların erimesi ve Angola'da yüksek sıcaklıklar...
Sen ve ben, bunların arasında, görünmüyoruz...
Burda olmaktan memnunuz, birbirimizi seviyoruz ve sonrasında gene seviyoruz...
Sen ve ben, zaman içerisinde, çocuklarımızın arasında,
Hiç kimse yok, hiç kimseler yok.
Rüzgâr bile yok, birbirimizi seviyoruz.
Bu sabah...

Bu sabah, Saddam’ın infazı, ONU skandal diye bağırıyor.
Tibet, kapitalini yaratan Çin’in mermileri altında ölüyor.
Sen ve ben, bunların arasında görünmüyoruz...
Burda olmaktan memnunuz, birbirimizi seviyoruz ve sonrasında gene seviyoruz...
Sen ve ben, zaman içerisinde, çocuklarımızın arasında,
Hiç kimse yok, hiç kimseler yok.
Rüzgâr bile yok, birbirimizi seviyoruz.
Bu sabah...

Bu sabah, hava neredeyse güzel, iyi oldu bende erken uyandım
Horoz ve kuşlarla birlikte, gazeteler ve hava durumu olmadan.
Bu sabah, başka bir güne ataktayım.
Seninle birlikte aşkım,bugün her zaman uzun sürecek
Hiç o sıraya girmeyeceğiz.
Sen ve ben, bunların arasında görünmüyoruz...
Burda olmaktan memnunuz, birbirimizi seviyoruz ve sonrasında gene seviyoruz...
Sen ve ben, zaman içerisinde, çocuklarımızın arasında,
Hiç kimse yok, hiç kimseler yok.
Rüzgâr bile yok, birbirimizi seviyoruz.
Bu sabah...
...................................... çeviri: görkem ercan
*30.11.2008*
görkem ercan_"Gülmenin Tantanasız Lezzeti"
"Kahkahalara gömün hayattan çaldığınız her dakikayı,yaşamak budur işte.!" diyerek derse başlardi biyoloji öğretmenimiz. Gülmenin yararlarını fizyolojik ve psikolojik olarak ikiye ayırırdı.
Oturup uzun uzun derste işlediklerimizi yazacak değilim, sadece aklımda kalanları paylaşmak istiyorum sizlerle...
Düşündüğümüz şeylere gülmek ile güldüğümüz şeyler üzerine kafa patlatmak faaliyetlerini aynı kefeye koyuyordum çok küçükken. Birbirilerinden bağımsız olduklarını, bu cümleleri yazarken fark ettim.
Konu dışına çıkmak istemediğim için sadece gülmenin faydalarından kabaca söz edeceğim. Herkesin bildiğini tahmin etmeme rağmen, ilave etmek istediklerimi gözardı etmek gibi bir lüksümün olmadığı kanaatindeyim.
Minik bir oyunla; okurları da içine katacağım, eklemelerimi yaparken...
Hayal edin ki sizler, gülmenin hiç bir faydası olmadığını ve gelmiş geçmiş en yararsız eylem olduğunu savunuyorsunuz. Ben de argümanımı örneklerle bezemek isteyen, ikna yeteneği güçlü bir kızım.
Saatler ayarlansın.!. Oyun başlıyor.!.
Yıllardan beri yüzü gülmeyen bir adam varmış gezegende. Kimse onu eğlendirmeyi beceremiyormuş.Yalnızken bile doya doya kahkahalar atamayacak kadar hünersizmiş. (Kahkahalara boğulmak yetenek mi yoksa beceri mi, o da tartışılır..) Yaş kemale erdikçe yüzündeki çizgileri göremiyor, bu yüzden de kendini her daim genç hissediyormuş.
Bir gün hiç istemediği uzun bir yolculuğa çıkıvermiş. Karşısında eğri burunlu, kambur, çirkin mi çirkin bir kız belirivermiş. Mendebur adam başlamış gülmeye. Kendi gözyaşları içerisinde kaybolurcasına üstelik...
En sonunda herkes gibi gülebildiğine inanırken bir anda yummuş gözlerini. Zamanında gülemediği tüm şeyler için duyduğu pişmanlık bile gecikmiş durum böyle olunca.
*
Geleceğe demir atan insanlar olarak belki de önümüze yüzümüzü güldürecek şeyler çoğu zaman çıkmıyor,yahut çıkanları biz fark edemiyoruz. "Traji komik" terimini meşrulaştıran vakalar son zamanlarda o kadar arttı ki,en büyük sis dalgaları bile ortalığı bu kadar kolay yıkıp geçemez herhalde.
Yaşlı adamın; dudaklarından önce gözlerindeki gülümsemesinin nedeni, çok da kaydadeğer değil aslında... lakin, içindeki hırs hatta kıskançlıktı onu bu gülünç duruma iten.
Dizelerine değer verdiğim bir usta, "Hayatı ciddiye alarak yaşayacaksın" diyerek öğüt veriyor; gülmenin ciddiyetten uzak kaldığını düşünen kaç kişi var bugün? Soluduğumuz hava yaşamın kısa olduğunu yeterince ispatlamıyor mu, öyleyse neden gülmekten nefret etmek?
Bu sorunun cevabi haddinden fazla uzun olabilir ama her şeye rağmen gülümseyebilmek sizce de bir erdem değil mi? Fiil olarak bile iştahımı açmaya yetiyor benim...
Şimdi kendi halime çok gülüyorum, “Ne kadar dağınık yazıyorum.” diye... Anlattıklarım ne düşündürüyor, ne de güldürüyor... Cümlelerimin her biri birbirinden bağımsız gibi... sizler de gelin görmezliğe verin beni :)
“Yüzünüzden gülücük eksik olmasın.!” diye, banal bir final yapmayacağım, aklinizin ucundan bile geçirmeyin, gücenirim :)
“Son gülen iyi güler. / Gülme komşuna, gelir başına.”
türünden atasözleri ve bilumum deyimleri de sıralamayacağım.. Sadece tek istediğim; yanağınızda elini kolunu sallayarak dolaşan gözyaşlarınızın kaynağının, gülmek kadar asil olması...
*
Esen kalmak için gülücüklere her zaman ihtiyacımız var. elimden geldiğince bunu izah etmek istedim. Belki sizlerle paylaştıklarım çok da ikna edeci yahut şehvetli değil... mümkün olduğunca gösterişten ırak kalmaya çalıştım...sürç- ü lisan ettiysem de affola.!.

Gözlerinizi yormayı başardıysam eğer ne mutlu bana :))

Ufak bir dipnot :
Ağlarken gözyaşlarımız tuzlu, gülerken ise tatlı..
Ağlarken protein kaybettiğinizi biliyor muydunuz.?.
***Olaya bilimsel bir çerçeve geçirirsem, oyunu kazanabilme olanağımı katmerleyebilirim diye düşündüm :)

Saygılarımla...

*23.09.2008*

FORUMEDEBİYAT’IN 2. sayısı çıktı

Üç aylık yayımlanan “kültür, sanat ve hayat” dergisi forumedebiyat’ın Nisan-Mayıs-Haziran 2008 sayısı çıktı… .
Photobucket

FORUMEDEBİYAT’IN 2. SAYISINDA NELER VAR?
Dergimizin ikinci sayısında Sait Faik Dosyası yer alıyor…
. Ölümünün 54. yılında Sait Faik'i sevilen bir öyküsüyle anıyoruz.
"Ermeni Balıkçı ve Topal Martı."
. Ve Sait Faik’in “Şimdi Sevişme Vakti” şiiri…
. Aziz Yavuzdoğan’dan söyleşi… Türk karikatürünün ustaları Güngör Kabakçıoğlu ve Tonguç Yaşar, Sait Faik'le ilgili anılarını “forumedebiyat” okurları için anlattılar:
"Sait Faik, nev-i şahsına münhasır bir adamdı!"
. Tonguç Yaşar, Topal Martı'yı nasıl çizgi film yaptı?
. Güngör Kabakçıoğlu, Sait Faik'in öldüğü gün, hastane morgunda aldıkları "mask"ın öyküsünü yazdı...
. Eflatun Nuri anı yazısında Sait Faik ve Özdemir Asaf'la olan birlikteliğinden söz ediyor... . Yelda Karataş'tan Sait Faik üzerine bir yazı: “Kalemi öpen insan.”
. Hatice Özbay "Buluşmalar"ında bu sayı, “Sadri Alışık Sinema ve Tiyatro Ödülleri” adaylarının seçimini ve Bursa, Nilüfer Belediyesi'nin "Tiyatro Festivali" izlenimlerini yazdı...
. İhsan Topçu’dan: "Dilde gericilik ve günümüz şiiri."
. Ali Vahap Uzal’dan: "Çağın Dili."
. Doç. Dr. Hasan Akbulut’tan: "Kadına melodram yakışır."
. İbrahim Ersaraç'tan iki yazı: "Trompetçi-şantör Louis Armstrong’un konserlerde külot değiştirmesi..." ve "Heykeller konuşabilse."
Bu sayıyla birlikte şair/yazarımız Cezmi Ersöz, forumedebiyat’ın şairlerine ait şiirleri yorumluyor…
Dergimizin İkinci sayısında başka neler var?
Gülay Garip'ten bir öykü: "Müsaadenle Tanrım!"
Belda Dülger'den "Kronik Nefretlerim."
Sevcan Özaras'tan farklılıkla yaşamak: "Sanrı."
Cihan Demirci, "Mizah sanmıştım ben neşeyi" diyor ve "Şiirzofren”liğini paylaşıyor…
Mustafa Bilgin'den bir öykü: "Dostumun Derdi."
Akdağ Saydut'tan mitolojik bakış: "Efsaneleri sever misiniz?"
Yücel Hakkı'dan güncelliğini yitirmeyenler: "Faşizm karşıtı bir sinema destanı/Özel Bir Gün..."
Bülent Karaköse’den, "küllenmiş zamanların ardından: Adam Mickewicz."
Ali Erdoğan'dan: "Çok tesettür ederim... Pardon çok teşekkür ederim."
Deniz Özen'in radyo sohbetleri: "Turuncu."
Abdo Payaslı'dan bir “Nilgün Marmara” yazısı...
Cihan Tekin'den: "Bize yalnız Kızılok doğruyu söyledi."
Banu Kalyoncu'dan anneler üzerine bir yazı: "Yalnız değilsiniz."
Sema Dülger'den bir öykü: "Yaşamak Türküleri."
Cemal Şener'den: "Dil, din etnisite/ya da dil, din, milliyet ilişkisi."
Emekcan Uzal'dan bir öykü: "Kitaptan süzülenler."
Nuray Çiftçi'den çizgili bir öykü: "Titriyordu."
........... "Tematik Şiir Etkinliği"mizin ilk üç dereceye giren şiirleri...
Şevket Yalaz'dan çizgiroman: “Yazıklar Olsun.”
Prof. Atila Özer, Eskişehir Eğitim Karikatürleri Müzesi'ni yazdı...
Erhan Tığlı'dan: "Uçanlar ve kaçanlar."
…ve forumedebiyat sayfalarında, usta kalemlerden, amatörlerden onlarca şiir!
Dergimizin ikinci sayısında çizgileriyle yer alanlar:
Güngör Kabakçıoğlu, İbrahim Ersaraç, Aziz Yavuzdoğan, Vahit Akça, Cihan Demirci, Şevket Yalaz, Ekrem Borazan ve Nuray Çiftçi…
FORUMEDEBİYAT, edebiyat dünyamızın yeni oluşumu…
Photobucket*04.04.2008 *
Aziz Nesin, Mizah Günü’nde anılıyor
Türk mizahının büyük ustası Aziz Nesin, "Mizah ve Şaka Günü" olarak da kutlanan 1 Nisan akşamı gerçekleşecek etkinliklerle, Kadıköy'deki Barış Manço Kültür Merkezi’nde anılacak.
Photobucket
1 Nisan Salı akşamı, önce saat 19'da "Doğumunun 800. yılında Nasreddin Hoca karikatür Sergisi"nin açılışı yapılacak. Saat: 20'de başlayacak anma gecesinde barkovizyon gösterisi, gitar ve saz dinletisi, Aziz Nesin oyunlarından ve skeçlerinden örnekler sunulacak. Anma gecesinde Mehrizat yönetiminde gerçekleşecek söyleşiye konuşmacı olarak; Cengiz Bektaş, Cihan Demirci, Turgay Fişekçi, Klaus Liebe Harkort (Nesin Vakfı Koordinatörü), Tan Oral ve Öner Yağcı katılacak. Nesin Vakfı çocuklarının sahneleyeceği Aziz Nesin'in "Pırtlatan Bal" oyununun yanı sıra, tiyatro sanatçısı Ali Erdoğan da, Aziz Nesin oyunlarından kısa skeçlerle gecede yer alacak...
BARIŞ MANÇO KÜLTÜR MERKEZİ
Şifa Hastanesi Yanı - Caferağa Spor Salonu arkası. Bahariye/Kadıköy
İLETİŞİM: 0 216 418 16 46
DÜZENLEYENLER:
Karikatürcüler Derneği, Türkiye Yazarlar Sendikası,
Kadıköy Belediyesi Barış Manço Kültür Merkezi, Nesin Vakfı

............ gönderen: Mizah Haber , 26.Mar.2008 10:17
Photobucket*28.03.2008*
Eğitimci_Karikatürist Mehmet Zeber arkadaşımız, MİZAH VE ŞİİR Dostları'yla paylaşımını sürdürüyor:
Tavsiyem, sen da bardağı yere bırak.!.
Bugün ofisten ayrıldığınızda,
Bu kısa hikaye üzerinde düşünün,
Umarım ki hayatınızda büyük bir değişikliğe neden olur
..... Profesör, elinde içi dolu bir bardak tutarak dersine başladı
Herkesin göreceği bir şekilde tutuyordu ve ardından sordu :
“Bu bardağın ağırlığı sizce ne kadardır?”
'50gm!' .... '100gm!' .....'125gm'
..diye öğrenciler yanıtladı.
..... “Bardağı tartmadıkça gerçekten ben de bilemem,” dedi profesör, “ama, benim sorum şu ki : Bu bardağı böyle birkaç dakikalığına tutsaydım ne olurdu?”
‘Hiçbirşey'
…..diye yanıtladı öğrenciler
“Haklısın, peki şimdi ben 1 gün boyunca tutsam ne olurdu?”
“Kolunuz iyice ağrır, kas spazmı & batar vs gibi sorunlar yaşardınız ve hastaneye gitmek zorunda kalırdınız!”
….. tüm öğrenciler çeşitli yorumlar yaptı ve gülüştüler
..... ..... “Çok iyi. Peki tüm bu sorunlar olurken bardağın ağırlığında bir değişme olur muydu?” diye sordu profesör.
Hayır‘…. Diye yanıtladı herkes
..... ..... “Peki o zaman kolun ağrımasına ve kas spazmına neden olan neydi?”
Öğrenciler bulmaca çözermişçesine düşünmeye başladılar.
“Acıdan ve ağrıdan kurtulmak için ne yapmam gerekir bu durumda?”diye tekrar profesör sorar
“Bardağı bırakın düşsün!” diye öğrencilerden biri yanıt verir
..... “Kesinlikle!” der profesör.
Hayatın problemleri de böyle birşeydir.
Onları kafanda birkaç dakika tutarsın & Bir sorun yokmuş gibi görünür.
Uzun bir süre düşünürsün & Başınız ağrımaya başlar
Daha uzun düşünün & Artık seni bitirmeye ve hiçbir şey yapamamana neden olur.
....... Hayatınızdaki mücadeleleri ve problemleri düşünmek önemlidir,
Fakat DAHA ÖNEMLİSİ onları her günün sonunda, uyumadan önce yere bırakmaktır (bardak gibi).
Bu şekilde strese girmez, ve her gün taze bir beyin ile uyanır ve her konuyla ve yolunuza çıkan her sorun ile başa çıkabilecek güçte olursunuz!
*o3 Kasım 2oo8
*paylaşımından ötürü, eğitimci_ karikatürist mehmet zeber arkadaşımıza teşekkürler ediyoruz.

Photobucket*11.11.2008*

** BİR BAKAN VE İKİ ÇOCUK */karikatürist Mehmet Zeber'den...
Yıllar önce bir Milli Eğitim Bakanı’nın makam odasının kapısı çalındı.
İçeriden, kararlı ve tok bir ses; “Giriiin.!” diye seslendi.
Oldukça mütevazi döşenmiş odaya iki tane lise talebesi girdi.
Tombul yanaklı olan, Milli Eğitim Bakanı’nın yanına yanaşarak:
“-Babacığım merhaba!. Elini öpmeye geldik Gazi’yle beraber.” diyerek, arkadaşını gösterdi.
*
Mezun olmuşlardı iki samimi arkadaş liseden.
Gazi ve Can, Bakanın elini öptükten sonra masanın karşısındaki koltuklara oturdular.
Tombul yanaklı çocuk söz aldı:
“-Babacığım biliyorsun okulumuzu her ikimiz de başarıyla bitirdik. Ve bir yıldır para biriktiriyorduk. Eğer senin de iznin olursa, Bakanlığın bursundan yararlanıp Amerika’ya okumaya gitmek istiyoruz.”
Bakan, kısa bir sessizlikten sonra oğluna;
“-Oğlum biraz dışarı çıkar mısın? Bizi arkadaşınla bir iki dakika yalnız bırak.!” dedi.
Oğlu dışarı çıktıktan sonra uzun boylu çocuğa şöyle dedi:
“-Bak evladım, ben sizler gibi başarılı öğrencilerin yurtdışında öğrenim görmesini her zaman desteklerim. Fakat, bir bakan olarak oğlumu Amerika’ya gönderirsem, bunu başkaları farklı değerlendireceklerdir. Bu yüzden, sadece sana burs vereceğim. Gerekli işlemlerin yapılması için talimatı veririm az sonra. Hayırlı olsun.!” deyip, dışarı çıkmasını istedi öğrencinin.
Heyecan içinde kapının önünde bekleyen Bakanın oğluna sarıldı çocuk:
“-Can; sana bir iyi, bir kötü haberim var. Baban bana burs verdi ama senin gitmeni onaylamıyor.”
Tombul yanaklı çocuk, elini cebine atıp; bir mendil çıkardı. İçi para dolu olan mendili arkadaşına verip:
“-Al bunları Gazi.! Nasıl olsa bana lazım değil bu para artık.” dedi / bir yıldır biriktirdiği Amerika hayalini arkadaşına uzatırken.
Oğlunun geleceğini bile ülkesinden sonra düşünen onurlu Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’dir.
*
Oğlu,

büyük edebiyatçı
Can YÜCEL’dir.

VE

*
PAYLAŞIMINDAN ÖTÜRÜ
Eğitimci_Karikatürist Mehmet ZEBER arkadaşımıza teşekkürler...
ileti_18 Eylül 2008 Perşembe 17:48


*21.09.2008*
Mehmet Zeber_
YABANCILAR KIRMIZI IŞIKTA NEDEN DURUYOR?
Almanya'da bir dost ziyaretinden dönüyorduk.
Arabayı ben sürüyordum.
Yolun ilerisinde bir kaza olduğunu gördüm.
Photobucket“Ne olmuş?” diye bakarken, birden dört yol ağzında olduğumuzu fark ettim.
Işık kırmızıya dönmüş ve ben geçmiştim.
Yapacak bir şey yoktu, olan olmuştu... Duramazdım, yola devam ettim.
Gece yarısından sonra, saat o2 sularıydı. Allah'tan, çevrede polis falan da yoktu.
Bu olayın üstünden bir hafta kadar geçmişti. Bir mektup aldım; karakola çağırıyorlardı.
Gittim.
Beni bir odaya aldılar.
"Bir konuda bilginize başvuracağız. Size bir fotoğraf göstereceğiz. Bu araba sizin şirkete ait. Geçen hafta, şu gün, saat 02:12'de şu kavşakta kırmızı ışıkta geçerken kameraya yakalanmış... Bakın bakalım, direksiyondaki kişiyi tanıyor musunuz?"
Fotoğrafa baktım;
"Pek tanıyamadım bu kişiyi" dedim.
Bunun üzerine bir fotoğraf daha çıkardılar. Bu benim fotoğrafımdı.
"Bu sizin fotoğrafınız, bunu yabancılar şubesinden bulduk. Biz, otomobildeki kişi ile bu fotoğraftaki kişinin aynı olduğunu düşünüyoruz? Ne dersiniz?" dediler. "Cevap vermeden önce, isterseniz avukatınızla görüşünüz.!" diye de eklediler... "isterseniz size prosedürü anlatalım. Eğer bu arabayı süren ben değilim derseniz, sizi mahkemeye vereceğiz. Mahkeme, uzmanlara başvuracak. Eğer resimdeki kişi olduğunuz ispat edilirse para cezası alacaksınız. Bu ceza; eğer arabayı sürenin siz olduğunu kabul ederseniz, vereceğiniz cezanın birkaç katı olacak. Bir de resmî makamları oyalamaktan dolayı ayrı bir cezaya maruz kalacaksınız."
Düşündüm... Avukatıma soracak bir şey yoktu;
Photobucket"Verin, bir daha bakayım fotoğrafa" dedim. Sonra da; "Evet, bu arabadaki kişi benim" dedim.
Memnun oldular; "Doğru seçim yaptınız." dediler.
Yüklü bir ceza ödedim..
Ama ehliyetime el koydular.
"Ne zaman alırım ehliyetimi geri?" diye sorduğumda
"Bizden haber bekleyiniz" dediler.
* * *
Aradan bir hafta geçti... Bir hastaneden davet aldım. Beni göz kliniğine çağırıyorlardı.
Gittim.
Sıkı bir göz muayenesinden geçtim. Sonra beni bir grup doktorun karsısına çıkardılar... Her biri benim raporu eline alıp;
"Renk körü değilsiniz. Gözünüzün sağlam olduğunu biliyor musunuz? Ama kırmızı ışıkta geçmişsiniz" dediler.
Artık bana ehliyetimi geri verecekler diye düşündüm.
PhotobucketAma vermediler.
* * *
Aradan bir hafta, on gün geçti.
Yine hastaneden bir davet aldım; bu kez psikiyatri bölümünden.
Verilen tarihte hastaneye gittim... Beni bir odaya aldılar. Odada dört doktor vardı. İlk doktor;
"Raporunuza bakıyorum. Gözleriniz sağlammış. Ama trafik ışıkları kırmızıya döndükten tam 58 saniye sonra geçmişsiniz. Bunun yanlış olduğunu biliyor musunuz?" diye sordu.
Ben de "Evet, yanlış bir davranış..." dedim.
Ayni şeyi, diğer doktorlar da aynen tekrarladı.
Ben de "Evet, yanlış bir davranış" diye aynı cevabi verdim.
Artık bana ehliyetimi geri verecekler diye düşündüm.
PhotobucketAma vermediler.
* * *
Aradan bir hafta, on gün gibi bir süre geçti... Bir mektupla karakola davet aldım. Gittim, sanırım artik ehliyetimi geri alacaktım.
Ama düşündüğüm gibi olmadı.
"Sizi, trafiğe çıkaracağız" dediler.
Bana bir program verdiler.
Bu, günde iki saatlik; toplam dört günlük bir programdı.
ilk gün gittim.
"Arabaya binin, şehir içinde dolaşacağız." dediler.
Benimle birlikte üç kişi daha bindi arabaya. Hareket ettim. ilk trafik ışıklarında durdum. Yanımdaki görevli;
"Buna, trafik ışığı denir. Kırmızıda durulur. Sarı ışık, kırmızıya dönüşü gösteren uyarıdır. Anladınız değil mi?" dedi.
Ben de tekrarladım:
"Evet, kırmızı da durulur. Sarı ışık, kırmızıya dönüşü gösteren uyarıdır."
Işık yeşile döndüğünde kalktım.
Görevli, "Yeşil ışıkta da kalkılır. Değil mi?" dedi.
Ben de tekrar ettim, "Evet, yeşil ışıkta kalkılır."
Yolda bir süre sonra kırmızıya dönen bir ışığa rastladık. Bu kez arkadaki görevlilerden birisi,
"Buna, trafik ışığı denir. Kırmızıda durulur. Sarı ışık, kırmızıya dönüşü gösteren uyarıdır. Anladınız değil mi?" dedi.
Ben de; "Evet, kırmızıda durulur. Sarı ışık, kırmızıya dönüşü gösteren uyarıdır .”diye tekrar ettim.
Bu sahneyi iki saat süresince her ışıkta tekrarladık.
O günden sonraki üç günde de, yine arabama üç görevli bindi. Her ışıkta ayni sahne usanılmadan tekrarlandı.
Nihayet en sonunda ehliyetimi geri aldım.

Yukarıdaki öyküyü Almanya'da yaşayan bir Türk işadamından dinledim.
"Sonuç ne oldu?" diye sordum..
Çok ciddi biçimde cevap verdi,
"Ben artık kırmızıda hep duruyorum."
* * *
PhotobucketACABA BİZİM EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ DE BÖYLE BİR UYGULAMAYI NE ZAMAN YAPACAK?
*06.08.2008 *
http://www.yeniakrep.org/
ULUSLARARASI
DİJİTAL KARİKATÜR DERGİSİ
YENİ AKREP-NEW SCORPION
INTERNATIONAL DIGITAL CARTOON MAGAZINE
TEMMUZ-JULY 2008
NO: 71

TİRAJ-CIRCULATION: 1.961
ÜLKE-COUNTRY: 110
Photobucket
24.07.2008
Karikatürcü Yaşar FIRAT'tan yayımlanması dileğiyle tarafımıza gönderilen yazıyı aynen yayımlıyoruz. (FIRAT'ın bu metinle ilgili mektubu MİZAH VE ŞİİR sayfamızdadır.)
*
GIRGIR DERGİSİ
YA DA
BİR KARİKATÜRİSTİN BOŞA GİDEN EMEĞİ
Merhaba değerli okurlar; birkaç gündür GIRGIR mizah dergisi sanki yeniden çıkıyormuş gibi tanıtım, reklam kuşakları çeşitli tv kanallarında görünmektedir. İşin aslı bu dergi Ertuğrul Akbay aldığından beri çıkmaya devam eden bir dergidir. Ben bir karikatürist olarak o dönemin başlangıcında Ahmet keskin, Mehmet Coşkun, Muammer Kotbaş, Metin Demirhan, Seyfi Şahin gibi isimlerle ve daha pek çok ismini anımsayamadığım çizerle birlikte çalıştım.
(Aslında karikatür camiasına girişimde oldukça eskidir. Benim şu anda Allah uzun ömürler versin yaşayan tek hocam Raşit Yakalı ağabeydir. Çarşaf karikatür okulu döneminden beri tanışırız. İlk tanıdığım usta çizerler; kulakları çınlasın Çarşaf Dergisinden İsa Efe, Nurettin İkizler(NUİK) ve Cafer Yıldırım’dır.)
Photobucket
Hatta O dönem Gırgır Dergisi’ne Rus çizerler geldiğinde sanırım ‘‘Şimdi Daha Güçlüyüz’’ başlığı altında ikinci sayfada bir de fotoğrafımız yayınlanmıştı. O dönemde maddi sıkıntılardan kaynaklı çeşitli dergilerde de başka isim altında pek çok meslektaşımın yaptığı gibi ek işler yapmıştım. O sırada yeni çıkan Pişmiş Kelle mizah dergisine de espriler veriyordum. Tekin Duman, Faruk Bayraktar, Bülent ve Cengiz Üstün kardeşlerle de o dönem P.kelle bünyesinde kısa da çalışma olanağımız oldu. Tabii araya başka sorunlar girdi. Bir ara Ertuğrul Akbay benim dergiye girmemi bile yasaklamıştı da Eflatun Nuri Erkoç Abi sayesinde dergiye geri dönmüştüm.
Gırgır Dergisi daha sonra çeşitli mizahi yollara sapıp özgün içeriğini yavaş yavaş kaybetti. Tam bu zaman aralığında bende olsa dergiden ayrılıp çeşitli işler yapmaya başladım. Profesyonel olarak bir dönem Fesat mizah dergisinde, Gündem Gazetesi’nde, Solak ve Ustura mizah dergilerinde ve birkaç mizahi yayında daha çalıştım.
Aradan zaman geçti… çeşitli mecralara savrulduk. Ama yine de Gırgır dergisi ve oradaki dostum Seyfi Şahin’le görüşmeye devam ettim. Kendisi bana dergiye karikatür verebileceğimi söylemişti. Sağ olsun benim moral olarak sıkıntılı olduğum bir dönemde maddi olmasa da manevi anlamda destek olmuştur.
Böylece (sanırım 2003 yılıydı, daha da eski olabilir.) benim ikinci Gırgır maceram iki hafta öncesine kadar aralıklı olarak devam etti. Bu süreç içinde ben dergiye yarım sayfa bir köşe hazırlıyor ama para almıyordum Çünkü Hem Dostum Seyfi ve hem orada tanıştığım Rıdvan Bağış bana derginin o dönem para verecek durumda olmadığını söylemişlerdi.
Ben yine de çizmeye devam ettim. Yalnız yakın zamanlarda, daha birkaç ay öncesinde Rıdvan Bağış’la yüzyüze görüştüğümüzde, dergide yakında bazı değişiklikler olacağını benim çizmeye devam etmemin iyi olacağını söylemişti. Ben de kendisine içtenlikle çizmeye devam edeceğimi, başka projelerde de seve seve yer alabileceğimi belirttim. Köşemi çizmeye devam ettim.
Tabii iki hafta önce her Cuma olduğu gibi gazete bayisine gidip dergiyi sordum. Dergiyi bayide bulamadım. Rıdvan Bağış ve DOSTUM Seyfi Şahin’e (Rıdvan Hoca alınmazsın umarım. Çünkü gerçekten Seyfi Şahin’le- en azından ben- sıkı bir dostluğumuz olduğu inancını hep taşıdım…. Hâlâ da taşımayı ümit ediyorum.) sorduğumda derginin kapandığını söylediler. Geçen hafta tekrar Rıdvan Bağış’la telefonla görüştüğümüzde derginin yepyeni bir kadroyla çıkacağını 25-26 kişinin dergiye geldiğini söyledi.
Ben de ümit ve sevinçle; Bana da yer var değil mi? Diye sorma aptallığını gösterdim sanırım. Eee çünkü ne de olsa ben de derginin emektar çizerlerindenim. Üstelik amatör falanda değilim. Üstelik aralıklarla da olsa sürekli de olsa 2003 ten beri dergiye yarım sayfa gıcır gıcır karikatürler gönderiyordum. Üstüne üstlük kadrolu çizerleri yeni çalışmalar yapmadan eski işleri dönderip dönderip bastıkları halde. Ama dergide bana yer olmadığı söylendiğinde inanının çok şaşırdım. Sebebini sorduğumda yuvarlak yanıtlar aldım Aslında tam gerçek bir gerekçe açıklanamadı.

Sanırım 40 yaşında bir insan ve sanatçı olarak onca dergide profesyonel olarak çizen, çocuk kitapları yazan ve resimleyen, yurt dışında bazı dergilere çalışma gönderen ben, bir köşeye kullanılıp atılan bir eşya olmuştum. Kendimi hâlâ kandırılmış, iyi niyetimin, dostane duygularımın, tüm insani duygularımın pataklanmış olduğunu düşünüyorum. Eğer çizgilerimi istenmiyorsa tenezzül edilip en azından bir telefon açılmalı ve bana anlatılmalıydı. (Daha iyi espri ve çizgi isteniyorsa -ki beyin emeğidir- mutlaka küçükte olsa bir maddi karşılığı olmalıydı.) Yok eğer emeğe saygı ahde vefa denen bir duygu şu yeryüzünde hâlâ varsa; en azından -en azından diyorum- üç karikatürlük minik bir köşe bana ayrılmalı ve hakkettiğim neyse maddi olarak kazanmalıydım diye düşünüyorum.
Bir şekilde olumlu yada olumsuz bana önceden yeni derginin çıkmasına yakın zamanda bir açıklama mutlaka yapılmalıydı. Yani bunca emek ve insani duygu bende haklı olarak bir beklenti oluşturmuştur. Bundan sonraki yorumu siz okurlara bırakıyorum. Son söz olarak:
İşte bu duygular ve kendime olan saygım beni bu yazıyı kaleme almama zorladı.
Burada iki insanın adı dergiye çalışma gönderme sürecinde sürekli ilişki de olduğum için geçmiştir. Eğer bu anlatılarımda bir yanlışlık varsa iki meslektaşımda da telefonum mevcuttur. Eğer yazılı olarak açıklama yapacaklarsa da sitemin sayfaları onlara açıktır. Benim yazımı okuma inceliği gösterdiğiniz için teşekkür ederim.
Yaşar Fırat. /30.Mar.2008 16:15
*-*-
MİZAH VE ŞİİR’İN NOTU: Muhataplar -dilerlerse- BLOGumuzda yanıt haklarını kullanabilirler.
*04.04.2008*

Photobucket











18 Eylül 2007 Salı
*